Yol Anlattı Ben Dinledim

Yorgunluk, uykusuzluk ve benden beklenen muhteşem performans. Yine de elimden geldiğince gayret edip zihnimi canlı tutmaya çalıştım. İnsanlar sabahları bu enerjiyi nerden bulurlar? Öğlen nasıl bu kadar dinç olurlar? Akşamlar nasıl yorgun düşmezler? Yorucu bir gündü. Evet. Artık bitti sayılır, durağa doğru yürüyorum.

Nisan yağmurları ve kıştan kalma, erimeye başlayan kar kütleleri yeşilimsi çayı büsbütün kahverengiye çevirmiş. O kadar coşkulu akıyor ki metrelerce yüksek köprüden duyabiliyorum. Keşke diğer insanlar da bu kadar kulak kesilse bahara. Dışarıda bir yerlerde kuşlar ötüşüyor. Kuş seslerine dikkat etmeyeli o kadar olmuş ki, buruk bir tebessüm edebildim sadece. Git gide körelen kulaklarım mı yoksa nasıl bu hale geldiğimi bile bilemeyişim mi böyle üzdü seçemedim. Zihnimde kırkının da kuyruğu birbirine değmeyen kırk bencil tilki dolaşıyor. Hiçbir şey net değil. Siyah, beyaz yok. Her şey en kirli grisini takınmış işler daha da zorlaşsın diye. Halbuki her şeyin vardır bir kesinlik noktası, bir uç noktası. Hiçbir şey beklediğim kadar iyi olamıyor. Sanki hayat daha da zorlaşıyor. Halbuki her fırtına müjdelemez mi en parıltılı, en ferah, en temiz güneşli havaları? Öyleyse neden kendimizi çarmıha geriyoruz?

Neredeyse burun farkıyla dolmuşu kaçırdım. İstesem, adımlarımı hızlandırsam pekâlâ da yetişebilirdim. Ama yapmadım. Bu gün bir boş vermişlik sinmiş üzerime, atamıyorum. Ağır adımlarla ilerliyorum. Yol tüm boş vermişliklerimle muhteşem bir uyum içinde, sessizce, ne karşı çıkarak ne de destekleyerek, en az benim kadar umarsız ama ben gri, o keskin siyah kayıyor yerçekimine inat ağırlaşan ayaklarımın altından. Duraktayım şimdi.

Hafif esen rüzgar o kadar güzel ki. Artık bahar iyiden iyiye hissettirdi kendini. En sevdiğim ılıklığında güneş, batmaya başladı yavaş yavaş geride bıraktığı güne bakarak. Zaman kısır döngü gibi kendi içinden geçmişçesine akmıyordu adeta. Bahar nasıl da geç kalmıştı bu yıl özlemle bekleyen gözlere doğmaya. Bir bahar papatyası gibi bekleyip durdum nisanı ben de. Ama korkarak, ama heyecanlanarak. En nihayetinde yine teslim oldum nisanın insanın kulağına en güzel şarkıları fısıldayan sesinin ruhu okşayan, kalbe ılık ılık akan yumuşaklığına. Bana mı öyle gelmişti, yoksa gerçekten çok mu uzundu kış bu yıl? İçimden mırıldandığım bu şarkı nedense hep mutlu haber taşımış gibi tebessüm oluşturuyor yüzümde. Aniden uçuşuyor zihnimin kıvrımları arasında ve sonra hiç olmamışım gibi mutlu olasım geliyor. Hatta bu kadar insana rağmen dudaklarımı kıpırdatmak hatta ve hatta bağırarak söylemek istiyorum bu şarkıyı. İçimde durdurak bilmeyen, canlanan doğaya eşlik eden bir repertuar var. Her an şarkı söylemeye hazır.

Dolmuş geliyor. Kendimden emin adımlarla, zaten ayakta kalmayacağımı bilerek ilerliyorum. Bu şehrin bu ulaşım ilkelliği… Yorgunluğun verdiği mayışıklıkla koltuğa oturduğum gibi uyumak geldi içimden. Böyle durumlarda en sevmediğim şeylerden birisidir yanıma tanıdığım birinin oturması. Hayır, uyuyacağımdan da değil ama ben o mayışıklığı da seviyorum. Ama yanıma tabii ki de tanıdığım biri oturdu.

Kız anlatıyor, ben dinlemiyorum. Kız gülümsüyor, ben zoraki bir tebessüm çıkarabiliyorum. Dışarı gözüm kayıyor. Nasıl bir yerdi burası? Daha nisanın ilk yağmurlarında, baharın ilk güneşinde sararmış, kızarmış yol kenarı bitkileri ve taptaze, mis gibi uzaktaki dağların etekleri. Bu iç içe geçmiş tezatlık başka bir yerde başka bir zamanda güzel bile sayılabilirdi. Ama hayır burada değil, hayır bu şekilde değil. Kız susuyor. Susuyoruz. Dolmuşun radyosunda bilindik bir şarkı çalıyor. Şarkının eskidiğini düşünürken aslında çıkalı o kadar da çok zaman olmadığını fark ediyorum. Hızla tüketiyoruz pek çok şeyi. Keşke bu kadar çok eskitmesek diyorum, keşke bu kadar çabuk eskimesek. “şarkıları daha çok dinlesem, bu kadar çabuk bıkmasam” demişti biri. Öyle de. Her şeyi kullan-ata çevirdik. Sonsuzluğun en somut hali şarkılarda bile. Halbuki ne güzeldir o her bir notasında gizli duygular saklı melodilerin arasında yüzmek, kendini kaybetmek, kendini bulmak. Hayatta böyle işte. Çabuk tükeniyor. Vakit geçmek bilmezken zaman öyle hızla akıyor ki dönüp baktığında geride bıraktıklarına kendin bile şaşıyorsun. Nasıl oluyor da vakit bir türlü geçmezken, zaman böyle hızla akıyor? 5 yıl öncesi, 10 yıl öncesi ne kadar da yakın. İşte 5-10 yıl sonrası da bu kadar yakın. Daha yakın. Bunun farkında olup da yine de bir şey yapamamak nasıl da içten içe zehirleyen, çürüten bir şey öyle.

Bir kadın çocuğuyla birlikte biniyor zaten nefes alınması bile zorlaşan dolmuşa. Oturanların çoğu öğrenci ama kimse kalkıp da kadına yer vermiyor. Ben de vermiyorum. Burada tüm insani duygularımdan soyutlanmış bir ben varım. Daha sert, daha katı.

Yalnızlık nasıl da katılaştırıyor insanın kalbini. Halbuki her bir yağmur damlası bereket, rahmet gibi iner çöl gibi kurumuş, çatlamış kalplere. Sevgiden uzak donuklaşmış dudakları ıslatır.  Yalnızlık nasıl da hızla tüketiyor şarkıları. Nasıl küstah, nasıl bencil. En tuhafı da bu kadar insan içinde böylesine yalnız olmak.

Dolmuştan inme sırası bende. Tüm mayışıklığımla, tüm katılaşmışlığımla ve tüm yalnızlığımla ağır adımlarla inip yurda yürüyorum. Yol yine umarsız. Ben yine gri.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !