Ve Frank Dedi Ki:

Gece 2 gibiydi yattığımda. Sabah erken saatteydi dersim ve ben de saatimi 6'ya kurup uzandım tüm yorgunluğumu yutmak istercesine sanki beni içine çeken yatağıma. Işıklar sönük oda sessizdi. Ne kadar güzeldi karanlığa bakmak. Sessizliği dinlemek ne kadar huzurluydu böyle.


Sonsuz derinliğinde ahenkle dans edip pervasızca koşuşturan karanlığın izledim bir müddet. Nasıl da güzeldi... Tek başına kaldığın yorgun gecelerde ne kadar güzel bir dosttur karanlık. Dinleniyordum adeta onu izlerken. Gözlerim açık, kapatmamacasına açık. O kadar güzel ki, dalga dalga sarıyordu bedenimi, baştan aşağı. Önce gözlerim alışıyordu hiçliğe, sonra bedenim. Kayboluyordum ya da ben de bir hiç oluyordum yahut hiç olmuyordum zaten nizamı bozmamak için. Her neydiyse çok güzeldi. Ben kendimi bırakırken karanlığın sakin, ılık sularına artık görebiliyordum her şeyi. Uyuyan bedenlerin nefes alırken inip kalkan göğüslerini, korkuları, gözyaşlarını, güneşe söylemeye korkulan ne varsa - gece rüyalarda görülenleri...


Sonra bütün günün kargaşası karşısında savunmasızca duymak zorunda olan kulaklarım susstular yavaş yavaş. Sanki bir buzdağıydım ama sanıldığı gibi suyun altında devleşmiyordum, adeta okyanusa damla damla akıyordum, öyle sessiz. Sessizliği dinledim uzunca. Sanki bir şehrâyindi gönlüme akan. Sessizliğin gölgesine uzanmış dinleniyordum. Usulca kaplıyordu sessizliğin huzur kokusu dinlenen benliğimi. Duymak istiyordum her bir hareketini sessizliğin. Ne kadar da güzeldi ezgisi. Duymak, dibine kadar hem de. Önce kulaklarım alıştı bu boşluğa, sonra ruhum. Hiç yoktum burada belki de ya da bir hiç oluyordum bu nizamda yahut kayboluyordum düzenin notaları arasında. Ben kaybolurken her bir zerremle serin rüzgarlarında sessizliğin artık duyabiliyordum her şeyi. Uyuyan bedenlerin soluk alıp verişlerini, korkulara atılan çığlıkları, hıçkırıkları, güneşte akıldan bile geçirilmesi yasaklanmış ne varsa - gece dile gelip konuşan yürekleri...


Var oluyordum bu sadelikte. Sanki şeb-i yeldada yıldızdım. Ruhum arınıyor, ben uzaklaşıyordum betonlaşmış duygularımdan. Ağırlaşırken göz kapaklarım sakince doyamıyordum karanlığı duymaya, sessizliği görmeye.


Sonra karşımda o koca tavşan kostümüyle Frank'i gördüm. Dakikalarca baktı bana. Korkuyordum ama gözlerimi de gözlerinin içine bakmaktan alamıyordum kendimi. Nasıl kurşunî, nasıl donuk, nasıl derin... Frank'in kıpırtısız duruşu germeye başlıyordu. Bir anda ve durup dururken nereden de çıkmıştı böyle? Yataktan hiç doğrulmadım. Perdenin açık kalan kenarından içeri vuran ışıkta parlıyordu Frank'in duygusuz gözleri. Frank... koca, gri renkli tavşan kostümü; donuk, duygusuz, kurşunî, ürpertircesine sakin gözleri; bir tavşana asla yakışmayacak sivrilikte, kan bürümüşlükte dişleri ve derin derin alıp verdiği soluk sesleriyle buradaydı işte. Gözlerim alışmıştı varlığına, her şeyiyle varlığına. Korkmuyordum ama ölümüne merak ediyordum "ne işi var?" burada diye, "nasıl geldi?"


Tüylerimi ürpertecek sakinlikte adımlar atarak yatağımın kenarından ilerledi. Gözlerini asla çekmiyordu gözlerimden ve ben yattığım yerden doğrulmuyordum bile. Yavaşça kalbimin hızla atışını duyabilecek mesafeye kadar yaklaştı. Artık bakamıyordum gözlerinin içine, bu kadar yakında bu kadar uzak gözler... Nefes alıp verişini tenimde hissediyordum artık.


Ve sonra Frank dedi ki: Uyan!


Gözlerimi açtım ben de. Saat 5 bile değil. Dikkatlice baktım etrafıma ama Frank'i göremedim. Uyanmıştım. Rüyaymış...

 

 

* * * * * * * *
Not: bu nasıl bi rüyaydı. rüyaya geçişi bile yok. sanki hiç uyumamışım gibi. Frank o kadar gerçekti ki. Ayrıca Frank İngilizce seslenmişti "wake up". tıpkı donnie darko'ya seslendiği tonda, o sesle. 3 saatlik uykuma rağmen çok dinçtim ve içimde gerçekten Frank'i görecekmişim gibi bi his vardı. Acaba paralel evrenlerimden birindeki 'ben'lerden biri benimle iletişime mi geçmeye çalıştı? (: hayır delirmedim, henüz değil.
 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !