Şair Hüma Hanım

 

Bu gün şair Hüma Hanım'la tanışmamızın 3. yıldönümüydü. Yaşına hürmeten ona bir mektup yazmak istedim. Hem ona olan sevgimi ve saygımı göstermiş olacak hem de hatıralarımızı canlandıracaktım. Kısa bir mektup olsun istiyordum, kısa yazmak zordur çünkü.

Ben neredeyse saatlerdir mektubumla uğraşırken telefonum çaldı. Hüma Hanım benden önce davranıp aramıştı beni. "3 yıl önce bu gün" dedi derin derin nefes alarak. "O kadar insanın içinden sıyrılıp yanıma kadar gelebilmiştin. Elinde bir kağıt vardı, yani benim için bir kağıt senin içinse çok daha fazlası. Heyecandan iki kelimeyi yan yana getirip cümle bile kuramamıştın ama gözlerin öyle parıldıyordu ki hiç bir şey söylemesen de dinlerdim seni o an." Değil o yaşta birinin, herhangi birinin bile bu kadar ayrıntıyı böyle net hatırlaması şaşırtmıştı ama çok hoşlanmıştım. "Hatırlıyorsunuz?" dedim şaşkın ama mutlu bir ses tonuyla. "O gün elime tutuşturduğun kağıt parçası benim için de çok daha fazlası oldu. Üzerine tarih yazmıştım. O kadar sık okuyorum ki onu benim kadar okusa bir bunak bile asla unutmazdı bu tarihi. Kısa yazmak zordur, mühimdir, daha kabildir ama tadı damağında kalır. Keşke daha uzun yazsaydın da doya doya okusaydım." dedi. O kağıdı verirken duymam muhtemel yüzlerce cümle kurmuştum kafamda; iyi, kötü, zayıf, yetersiz, zevksiz, etkileyici ve belki çok güzel. Ama Hüma Hanım üç yılda benimle sık sık görüşmüş ve artık arkadaşlık etmiş ama hiç yorum yapmamıştı. Ne diyeceğimi bilemedim. Zaten yanımda olsaydı da yüzümdeki ifadeyi görseydi müteşekkirliğimi dile getirmem için bir şey söylememe de gerek kalmazdı. Ama onun yerine "Ne mutlu bana, sağ olun." diyebildim sadece.

Yorgun gibi bir hali vardı. Şen şakrak değildi bu sefer sohbeti. "Ben daha sonra arayayım isterseniz sizi?" diye sordum. Cevabı beni hüzünlendirdi "Uzun konuşamayacak kadar uzun yaşadım, kusuruma bakma Leyli.". Ne demeliydim açtığım bu kasvetli sayfayı kapatmak için diye düşünürken kendi giriverdi cümleye. "Leyli" dedi. Neden bilmiyorum 'Leyli' adını takmıştı bana, uzun zamandır öyle sesleniyor. Hoşuma gittiğinden hiç ses etmedim, yaşlılığına verdim nedenini de sormadım. "Bu akşam üzeri yanıma uğrasana, camın önünde o çok sevdiğin varaklı sandalyelerde oturur çay içeriz. Gelirken de 'Çirkin Matmazel'den de acıbadem kurabiyesi alırsın." dedi ağır ağır. Hasta olmasından endişelendim, belli etmemeye çalışarak kabul ettim.

Gençken özgürlük olan kelime yaşlanınca yalnızlığa dönüşüyormuş, gençken dik duruşun kadar yaşlanınca kamburun çıkıyormuş, başın eğiliyormuş bunu öğrendim Hüma Hanımla. Yalnız yaşamak yine neyse de yalnız ölme korkusu insana acı veriyormuş. Hüma hanım işte sadece git gide kamburlaşan sırtını değil bu endişeleri de taşıyordu omzunda. Şiirleri gibi duyguyla döşenmiş evinde hiçbir eşyanın anısı, hiçbir odanın misafiri yoktu. Hava ne kadar güneşli olursa olsun onun evi hep koyu renkliydi. Yalnızlıktan mı, duvarlara sinmiş hüzünden mi hiç anlayamadım. Ama bu kasvetli hava hiç rahatsız etmiyor aksine dinlendiriyordu. Ben en çok sararmış duvar kağıtları, eskimiş mobilya ve kitaplardan oluşan kitaplığı, varaklı koltuk takımının olduğu ve pencerelerin bir sürü ağacın olduğu arka bahçeye açıldığı salonu seviyordum. O kadar güzeldi ki her şey gerçek olamazdı, her şey kurgulanmış gibiydi bu salonda. Kim bilir kaç şiirini burada yazmıştı Hüma Hanım. Kaç kez hüzünlenip bu camda dalıp gitmişti uzaklara.

Ben kitaplıktan benim için yeni Hüma Hanım için bir hayli eski bir kitap seçerken O da elinde tepsiyle geldi. Bu tepsi bile Hüma Hanım'ı zaman zaman masal kahramanı sanmama yeterdi. Üzerinde Yusuf ile Züleyha'nın tasvir edildiği bir minyatür olan ve kulpları paslanmış, solmuş altın sarıdan, eski, siyah cam bir tepsiydi bu. Çayları getirmişti. Küçük mor renkli porselenin her yerini kaplayan çiçek desenli fincan takımında verirdi çayları hep. Cam bardakta çay içmeyi seven biri olarak bu fincanları başta sevemediysem de şimdi çok alışmıştım. Hüma Hanım kadar gerekliydiler bu evde. Ve en nihayetinde ikimizin de akşam üstü çay sohbetlerinin vazgeçilmezi acıbadem kurabiyeleri de tepside çay fincanlarımızın ortasında porselen bir tabakta duruyordu. Kenarları kabartma desenli, kuş figürlü bu tabağı galiba ilk görüşümdü ama beni şaşırtmayacak kadar Hüma Hanım'ı andırıyordu. Varaklı sandalyelerimize oturup güneş batana kadar arka bahçeyi izledik.

Sohbeti pek bir hoştur Hüma Hanımın.  Hava kararınca da televizyon sehpasının karşısındaki kadife koltuğa geçip uzun uzun konuştuk. Televizyon sehpası ve üzerinde televizyon için ayrılmış bir yer olmasına rağmen Hüma Hanımın hiç televizyonu olmamış. Televizyon almaya karar vermiş vakti zamanında, evini bile yeniden döşemiş televizyona göre. Hatta bir de televizyon için sallanan sandalye bile almış. Ama bir gün bir arkadaşında denk geldiği haberlere bakarken trafik kazasında ölen pek sevdiği yakını udi Yahya Bey'in yola savrulmuş cansız bedenini görünce vazgeçmiş. Bunu öğrenince anladım balkonda çürümeye yüz tutmuş sandalyenin hikayesini. Ama çok güzel bir radyosu vardır Hüma Hanımın. Bazı akşamlar beraber radyo tiyatrosu dinlediğimiz bile olur.

Ama bu akşam dinlemedik.

 

 "Leyli" dedi sustu... Derin nefes aldı sustu... İç geçirdi sustu...

 

"Leyli" dedi gözlerimin içine bakarak. Elleri titriyordu sanki ya da bana öyle geldi bilemiyorum. Biraz bekleyip iyice düşündükten sonra gözlerini kaçırıp utanmışçasına "bana kitap okur musun?" dedi. Bunun için bu kadar düşünmesine ne gerek vardı elbette okurdum, seve seve. Kendi şiir kitaplarından birini getirdi ve en sevdiği şiirini açtı. Ben okudum o dinledi, bir daha okuttu bir daha dinledi, ve bir daha, ve bir daha.

Artık kalkma vaktim geldiğinde beni kapıdan uğurlarken "zifiri olma Leyli, güneşler doğsun sabahlarına" dedi. Ne güzel söylemiştin Hüma Hanım. Ben apartman kapısını örtene kadar kapatmadı evinin kapısını. Nasıl da soğumuştur eviniz Hüma Hanım.

Ah Hüma Hanım... Siz ki benim hayallerimi var edendiniz. Neydi derdiniz, bir söyleseydiniz... 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !