ON BİR'E KADAR SAYINCA AÇ GÖZÜNÜ

ON BİR’E KADAR SAYINCA AÇ GÖZÜNÜ


  BİR – yum gözünü

Çocuk kan ter içinde uyandı ama hala gözleri kapalıydı. Gözlerini açmaktan bile korkuyordu. Korkuyordu açınca gözlerini, karşısında korkutucu bir şey görmekten. Tam da bilemiyordu onu böylesine terleten, uykusundan sıçratanın ne olduğunu. Sadece açamıyordu gözlerini.

Şimdi sabah olmuş olmasını çok isterdi. Gözlerini açınca altın sarısı oklarını var gücüyle yüksek dağların üzerinden aşırıp toprağa düşüren güneşi, annesinin yüzüne vuran sabah turuncusunu, babasının aceleci hareketlerini görmeyi; sadece iri kütüklerden oluşan duvarın hemen arkasından gelen kuzu melemelerini, hızla işe hazırlanan insanların bağrışmalarını, yeni uyanmışlığın uyuşukluğuyla adımlarını atarken ineklerin çıkardığı sesleri duymayı ne çok isterdi.

Yavaşça araladı gözünü. Herkesin aynı yerde uyuyup sabah olunca aynı yerde oturduğu, aynı yerde yemek yiyip aynı yerde ısındığı bu tek odalı yayla evinin içi mavi bir ışıkla aydınlanmış gibiydi. Demek ki havada bulut yoktu. Ay alabildiğine parlak, gökyüzü en sevdiği lacivertte, yıldızlar en güzel parıltılarındaydı. Güneş doğmamış olsa bile dışarıda yıldızların görünür olabildiğini düşünmek içini rahatlatmıştı. Korkusu hafiflerken kendi kendine “yum gözünü” diye tekrarlıyordu. Çok geçmeden tekrar uykuya daldı.


İKİ – yum gözünü

Çocuk koşuyor; durmadan uçurumun kenarına doğru, uçurumun kenarından koşuyordu. Çünkü en çok bütün ırmak yollarını görebildiği, boylu boyunca ormanların uzandığı, uçsuz bucaksız çayırları seyrettiği bu uçurumu seviyordu.

Burada kendini bu muhteşem doğanın bir parçası gibi hissediyordu daima. Rüzgar sanki iliklerinin arasından tıpkı okyanus dalgası gibi pervasızca, başına buyruk ve coşkuyla akıp gidiyor, çayırlar onun uzvuymuşçasına ahenkle ona eşlik ediyor ve uçurum… En çok o seviyordu çocuğu. Uçurum, çocuk ayaklarını sarkıtıp haşin dalgalara, uçsuz okyanuslara, sonu bilinmez fırtınalara kürek çekerken onu sessizce izleyip ona kol kanat gererdi. Herkesin sandığının aksine uçurum çocuğun en güvende olduğu yerdi.

Bir gün rüyasında birisi ona burasının her şeyin daha iyi olduğu ve her şeyin güvende olduğu yer olduğunu söylemişti. O da, hala alacakaranlıkken yaylalar, uyanmamışken gök dinlenmeye çekilmiş bulutları gördü bir keresinde. Sis çökmüştü. Ama her yer tertemiz bir pınardan akan bir su kadar berrak ve ışıltılıydı. Bulutlar o kadar aşağı kadar inmişti ki yaylalar yukarıda kalıyordu. Uçurumdan bu muhteşem rüyalar denizi sanki o an kayığa atlasa açılacakmış gibi gerçek ve gözlerini kapasa açtığında orada görememekten korkarcasına hayal gibi görünüyordu. İşte o zaman rüyasını anladı. Ve “yumdu gözünü”.

ÜÇ – yum gözünü

Yazları buralarda zaman dururdu. Zaman billur bir kayıkmışçasına kırılmaktan korkarak, her an demir atıp yanaşacakmışçasına ağır ağır yüzerdi akıp gitmeyi unutmuş eski taştan bir nehrin kıyısında. Buralarda zaman yaşlı bir kadın gibi ürkek adımlar atardı. Her evin saatinin pili bitmişti sanki. Güneş doğup batmaz adeta uzun bir yolculuğa çıkmış gibi dibi görünmeyen dakikalarca asılı kalırdı gök kürede.
Zaman pusulasız bir kayık gibi kıyıyı arayadursun, burada insanlar o gün de bu gün öleceklermiş gibi ya da hiç ölmeyeceklermiş gibi koşuşturmalı adımlarla telaş içinde işlerini yetiştirmeye çalışıyorlardı. Çocuk dıştan şüphesiz bir itaatle içtense katlanılamaz bir isyanla yerine getiriyordu zaten yapması gerektiği düşünülen işleri. Böyle olurdu zaten. Kimse sormazdı ona. Farzmış gibi yapardı emredilen, buyrulan ne varsa. Bu nizamı bozan pürüz olamazdı. Aklına gelmezdi de yakıcı dağ güneşinin altında aralıksız çalışmanın zorluğu. Sadece yapardı. Nerede başlamalı, nerede bitmeli düşünmeden.

O gün de öyle olmuştu. Yorucu güneşin yakıcılığını algılamadan, tabanlarının ağrıdığını hissetmeden, boynunun tutulduğunu fark etmeden koşturuyordu yayla işlerinin birinden ötekine. Sabah kalkınca koyunları otlatmaya çayırlara götüren babasına yardımcı olmuştu günün ilk ışıklarıyla. Hava alacakaranlığını kaybedip turunculaşınca annesinin inekleri sağmasında koşuşturmuştu ayak işlerine. Koyun sütlü kahvaltısını yapıp tutmuştu diğer işlerin ucundan.

Güneş artık tam tepedeydi, vakit öğlen. Biraz yemek, biraz su, biraz dinlenme için yaylaya doğru yürüdü şuursuz adımlarla. Sıcak saçlarını ısıtmış, yüzünü yakmıştı. Annesinin hazırladığı sofraya oturacaktı ki midesinde ancak okyanusların soğuk sularında meydana gelebilecek, çalkantılı ve buz gibi bir fırtına hissetti. Balkona koştu. Kusuyordu. “yumdu gözünü”.


DÖRT – yum gözünü

Ne zaman vakit bulsa göz açıp kapayıncaya kadar çocuk uçurumun kenarında bulurdu kendini. “içinde hür maviliklerin özlemi”.  Nasıl da güzeldi burası? Nasıl bu kadar güzeldi? Gerçek olmayacak kadar güzel – güzel olmayacak kadar gerçek…

Kendinden bile kaçamak olsun diye geldiği bu yerde her şeyin özüne varıyordu. Kendini buluyordu.

Arınır gibi. Kuş seslerine eşlik eder gibi. Rüzgara kollarını açmış gibi. Yağmur yağar gibi. Damla damla pervasızca. Ilık ılık kendince. Ferahlatır gibi. Sıcaktan ciğeri yanmış da su içer gibi. Bir şeyden korkmuş da suç içer gibi. Çok ağlamış da su içer gibi. Bir şeyi kaçırmış da üzerine bir bardak soğuk su içer gibi. Hiç doğmamış gibi ama aslında burada yeniden doğmuş gibi, asıl burada doğmuş gibi. Sadece bir kelebeğe yakışacak kadar hafif gibi. Aşık olmuş gibi.

Herkesin zaten çoktan yönünü belirlediği, rollerini biçtiği, yolunu çizdiği bir hayat için hayaller tartışmasız mükemmel bir limandır sığınmak için. Orada istediğin insan olabilirsin. İstediğin kadar güzeldir sesin. İstediğin kadar güzelsindir. Gözlerin turuncu, pembe, mordur eğer istersen. Gökyüzü bakmaya kıyılamayacak kadar güzel, hava istediğin kadar güneşli, deniz… deniz tahmin edemeyeceğin kadar derin, sonsuz kadar… alabildiğine. Ve o kadar mavi. Koyu mavi. Derin mavi.

İşte uçurum bunu vaat ediyordu çocuğa. Yani her şeyi. Sonsuzdu uçurum. Uçurumda sonsuzdu çocuk. Ya da hayallerdi böylesine derin, böylesine mavi. İşte buydu çocuğun uçurumda bulduğu. Ve buydu sadece bulmak istediği. Bu yeterdi. Hayal etmek… hayal etti o da. Rüzgar kulağına fısıldıyordu. “yum gözünü.”

BEŞ – yum gözünü

Ter kokusu. Kusmuk kokusu. Gün boyu güneşin altında kalmış lastik pabuçların içinde kokuşmuş ayak kokusu. Midesinde bir şey kalmamıştı ama hala kusuyordu. Kustukça daha çok kusmuk kokuyor, daha çok tiksiniyor, daha çok kusuyordu.
Bu yaşta bir çocuk için aslında hiç de fena sayılmazdı iş yaparken. Atikti. Söz dinlerdi. Güçlüydü de arkadaşlarının pek çoğuna göre. Cılız gibi görünse de gücün, kuvvetin öyle görüntüyle olmayacağını ispatlamak istercesine güçlüydü. Tek geçim kaynakları bu topraklar olan insanların işi zordur, daha bu yaştan. Babasının bu zor işlerinde hep sağ kolu olurdu. Bir delikanlı kadar işe hakim ve becerikli. Evdeyse bir genç kız gibi annesinin yanında, ona yardımcı.

O beklenmedik yağmur bastırınca babası siste mahsur kaldığında; öğlen yemeği olan ayranını üstüne döküp ekmeğini köpeğe kaptırdığında; sisten koyunların bir kısmını gözden kaybettiğinde; kurtların daha yüksek dağlardan sisi fırsat bilip inmelerinden korktuğunda; kendine değil sürüye saldıracağından endişe ettiğinde ata binip bir hışımla dik yamaçları aşıp babasına yetişmemiş miydi?

Annesi sadece çocuğun hatırlayabildiği 3 bebeğe düşük yaptığında; ilkinde ağlamaktan kör olacağından korktuğunda; göz pınarlarını kurutacak kadar gözyaşı döktüğünde; çocuğun artık gözyaşı yerine kan gelmesinden korktuğunda; ikincisinde açlıktan ölmekten korktuğunda; zayıflıktan gözleri pörtleyecek kadar inceldiğinde; üçüncüsünde ölümün kıyısından döndüğünde; ebe hatun önce üzüntüden söylenip sonra cahilliklerine kızdığında; sağ oğluna bile annelik yapamamanın vicdan azabında hep yetişen çocuk olmamış mıydı?

Böylesine olgun, dayanıklı, güçlü bir ‘çocuk’ nasıl olurdu da bu kadarcık işten böylesine hasta olurdu. Ne çocuk, ne anne, ne baba… kimse anlamamıştı. En çok konu komşu şaşırmıştı.

Çocuk anladı ki hiçbir hastalıktan korkmazdı bundan sonra, kusmaktan korktuğu kadar. Boş midenin kasıntısı ne sancılıydı. Zar zor çıkan beyaz su ne acı, ne yakıcıydı. İşte, yine kasılıyordu midesi. Balkona doğru zorlu adımlarla ilerlerken “yumdu gözünü”.

ALTI – yum gözünü

Hayır. Hiç özenmemişti önce radyodan duyduğu, ancak çok sonraları televizyonları olduğunda görebildiği o bolluk hayatlara. O çocuk seviyordu duruluğu. Böyle daha berraktı her şey, daha akışkan. Daha esnekti hayaller. Abartılı medeniyet tasmaları yoktu boyunlarda. Nasır bağlatan yüksek ökçeler falan. Sadeydi.

Uçurum sadeydi. Gözünü yoracak hiçbir şey yoktu önünde. O kadar derindi ki dibi görünmüyordu uçurumdan bakıldığında gökyüzü mavisinin. Çayırlar sadece yeşildi. Rüzgar sadece eserdi. İşte bu yüzden seviyordu çocuk uçurumu. Babasının çalışan elleri kadar sade.

Uçurum berraktı. Yüksek ökçeleri yoktu. Öyle şatafatlı kıyafetleri, rujları, rimelleri, farları. Neyse oydu. Yağmur sonrası güneş kadar berrak. Aynada kendine bakınca içinden geçirdiğin sözcüklere kadar görebildiğin gibi berrak. Annesinin gözleri kadar berrak.

Uçurum akışkandı. Karlı doruklardan erimiş, bir şeylere geç kalmış da yetişmeye çalışır gibi hızla akardı çocuğun susamış yüreğine. Çağlayarak, çoğalarak. Uçurum dolarken çocuğun hayallerine çocuk “yumardı gözlerini”.

YEDİ – yum gözünü

Gece uyuyamayışını, huzursuzluğunu, nedenini anlayamadığı tedirginliğini sabahki bulantılarla bağdaştırdı çocuk. O kadar kusmuğun bir sonucu olmalıydı. Her ne kadar hala midesi bulansa da karnı da acıkmıştı. Açlık da uyutmazdı insanı. Bunu da öğrenmek zorunda kalmıştı bir keresinde. Annesinin üzgün ve perişan, babasının üzgün ve suçlu gözlerinde öğrenmişti hem de kendi karnının gurultusundan önce.

Uyuyamayışı normaldi öyleyse. Korkulacak ne bir yaratık vardı ne de bir rüya. Hem zaten uzun zaman olmuştu kâbus görmeyeli. Büyümüştü artık. Gece yatmadan dualarını da okumuştu, uyumadan sağına da dönmüştü. Durup durup kendisini korkutmanın anlamı olmadığını tembih edip duruyordu kendisine. Bütün çabalar boşa çıkınca başladı tekrardan tüm dualarını okumaya.

Sübhaneke… ne kadar zamandır uyanıktı?
Rabbena… bu gece uyuyabilecek miydi?
Ettahiyatu… saat kaç olmuştu? Ay hala parlak mıydı?
Fatiha… onu böyle korkutan neydi ki?
Kevser… korkacak bir şey yoktu tabii ki de.
İhlas… bu gece uyuyabilecek miydi?

Gözleri ağırlaşıyordu. Bu gün güneş çarpmış olmalıydı onu koşuşturmacada.
Duaları okurken dili dolaşmaya başlamıştı. O kadar yorgunluğun bedeli olmalıydı hastalık.
Annesinin homurdandığını duydu. Hastaydı, bu yüzdendi bu kadar kusmuk.
Babası yerinde döndü. Bu kadar kusmuğun bedeli olmalıydı bu kabus. Ve bu kabustu onu böyle uykusuz bırakan. Gözleri ağırlaşıyordu. Çok geçmeden “yumdu gözünü”.

SEKİZ – yum gözünü

Hiç aksatmazdı çocuk. Her gün uçuruma gelir, en güzel rüyalarını burada görürdü. Sabah babasının koyunlarla çayırlara gidişine yardımcı olup hemen ardından annesine sütleri kaynatmasına koşturup yayla işlerini yoluna koyduktan sonra soluğu burada almıştı. Uçurumun kenarında. Hala sabah sayılırdı. Erken bir saati ama kaç olduğunu pek kestirememişti.

Bir an önce yapılması gereken bir iş gibi ya da bir doktora muayene olur gibi tertipli ve çarçabuk kuruldu uçurumun kıyısına. Ayaklarını aşağıya sarkıttı. Önce rüzgarı hissetti tatlı tatlı, ılık ılık esen. Sonra elleri okşarcasına bir sağa bir sola kaydı üstünde oturdu yüksek otlu çayırda. Hava açıktı ama yakıcı değildi. Az bulut, bol mavilik, sonsuz derinlik vardı. Biraz kenara çekilip boylu boyunca uzandı çayıra.

Bu gün nerede olsaydı? Kimi götürseydi hiç var olmamış ülkelerin asla olmayacak yükseklikteki şelalelerini izlemeye? Saçı ne renk olsaydı? Boyu, yaşı kaç?

Diye düşünürken uyuya kalmış. Uyandığında çok geçmemiş olmalıydı güneşin yerinden anladığı kadarıyla. Güneş yüzünü yakmıştı. Dağ güneşi sıcak olmasa da yakardı, düşünmeliydi. 10 dakika uzaklıktaki yaylalıkta hava bıraktığı gibiyken burada en korkunç tufanlara yakalanmışçasına rüzgarlıydı. Ilık esintiler şimdi anlaşılıyordu. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Islanmadan dönmeliydi. Zaten işler onu beklerdi. Şiddetli bir rüzgar esti. Esintisi gözlerinin akını yaktı. “yumdu gözünü”.

DOKUZ – yum gözünü

Rüyasında hiç olmadığı kadar güzel bir yerdeydi. Muhtemelen en sevdiği bahar havası. Her yer yemyeşil kır ve onun üzerinde aralıksız neredeyse yeşilliği gölgeleyecek envai çeşit çiçekler vardı. Ancak bir kızın rüyası kadar pembeydi.

Düğün gibi bir şey olmalıydı. Beyaz kurdeleli bir şeyler görüyordu. Masa mı, sandalye mi seçilmiyordu pek ama her şey beyaz kumaşla kaplıydı. Sadece arada bir kuş sesleri ve fonda en güzel yeşiliyle akan ırmağın sesi vardı. Her şey çok duruydu. Tıpkı bir fotoğraf karesi kadar sakin.

Etrafta birilerini göremedi. Bakınmak istedi. Kim vardı, kim yoktu. Kim gülüyordu, kim ağlıyordu düğünde. Gelin kimdi?

Sağa sola bakınırken ayağı takıldı. Geri geri tökezledi. İlk defa duyduğu bir müzik tarzında ilk defa gördüğü bir dansı yapmaya çalışır gibi garip hareketler yapıyordu. Düşmemeye çalışıyordu. Arkası uçurumu. Kendisini öne almaya çalıştı ama artık her şey için çok geçti. Düşüyordu. “gözlerini yumdu”.

ON – yum gözünü

Bazen olurdu öyle. Rüyada olduğunu bilirdi bilmesine de, ne uyanabilirdi ne de korkmaktan kendini alabilirdi. Gözlerini yumdu.

Düşmemek için. Belki uyanmak için kapadı gözlerini. Ama hala düşüyordu. Dipsiz bir kuyuya düşercesine git gide hızlanarak. Hala da yere çarpmamıştı. Uzuvlarını jilet gibi kesmeye başlamıştı artık hava, düşüşün etkisiyle. Nasıl olurdu? Uçurumdan nasıl düşerdi? Uçurum değil miydi onun en güvendiği? Ne değişmişti? Ya da ne eskisine dönmüştü de uçurumdan korkar olmuştu?

Düşünmemek için dikkatini jilet gibi kesen havaya verdi. Üşüyordu. Hala bir yere varmış değildi. Rüyasında ölse belki uyanacaktı ama korkarak ama rahatlayarak. Sadece tek istediği uyanmaktı.

Çocuk sonunda yere vardı. Düşüşünün aksine bir kuş tüyünün hafifliğinde iniverdi yere. Gözleri kapalıydı. Yavaşça araladı ve yukarıda gördüğünden daha muazzam bir manzarayla karşılaştı. Peri masallarını kıskandıracak güzellikte bir yerdi burası. Şelaleler, gök kuşağı, berrak ırmak, çiçekler… hep lacivertliğinde kendini bulduğu o en sevdiği hayal denizi de buradaydı, hayallerine açıldığı tahta kayık da. Gittiği her yere biraz benziyordu burası. Yanında götürdüğü herkes baudaydı. Burası onun hayaller ülkesi olmalıydı.

Uçurum sözünde durmuştu. Vaat ettiği her şeyi vermişti işte. Bu güven içini rahatlattı, bir yandan da ırmağın üzerine serpiştirilmiş parıltılardan gözlerini alamazken. Uçurum onun en sevdiği yerdi. Uçurum; her şeyin daha iyi ve daha güvende olduğu yerdi.

ON BİR – aç gözünü

Hiç bu kadar güzel rüya görmemişti. Mide bulantısı geçmiş, kasıntılarından eser kalmamıştı. Yüzüne vuran ışığa bakılırsa sabah olmuştu. Son bir kez bu muhteşem diyara bakıp son bir solukla ciğerlerinin derinliklerine kadar çekti. Gülümsedi. Sonra annesinin bal çalınmış sesiyle “açtı gözünü”. 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !