MESELA GÜLHAN

MESELA GÜLHAN

 

Daha az üzgün bir hayatım olsaydı ya da daha kısa bir ömrüm, gitmezdim. Bir valizim, bir de her şeyi inatla hatırlayan bu hafızamla yollara düşmezdim. Gitmek korkak işi diye kendimi telkin etmelerime rağmen toplandım ve defolup gittim. Sonra anladım ki, gitmek cesur işi. Her adımda devleştiğimi hissediyordum, gittikçe güçlendiğimi, uzaktan daha güzel olduğumu. Kendimi bile geride bırakmak isteğiyle çıktım yola. Bir şiir yaktım, bir şarkı yudumladım.

 

Ama sahneye yeni oyuncular girdi. Mesela; Gülhan.

 

"Deliriyorum..." dedi Gülhan hıçkırıklarının arasında. "Deliriyorum ve engel olamıyorum. Üstelik buna üzülecek aklı bile bulamıyorum kendimde. Yoksa, Ferda abla, delirmek o kadar da korkulacak bir şey değil mi?"

 

Gülhan'ın deliliği güneşin doğuşu gibi gerçekti. Kendini bildi bileli kapımı aşındıran ve her seferinde beni hayrete düşüren, gözlerimi coşkuyla parıldatan ve kanımı hızlandıran cümleleri olan bu genç kız gözlerimin önünde, nasıl geliştiğine, çağlayarak çoğaldığına şahitlik ettiğim bir şekilde delirdi. Gülhan, yaşayan bir canlının dünya'ya gösterebileceği en büyük tepkiyi gösterdi ve irade yeteneğinden, mukayese kavramından, aklından ve hatta hatıralarından bana öyle geliyor ki bile isteye vazgeçti. Buna dur deme hakkım yoktu. Ben Gülhan için iyi bir dinleyiciydim ve cümlelerini böldüğüm her ünlemde onu kaybetmekle karşı karşıya gelmiştim.

 

Rüyalarını anlatıyordu Gülhan. Benim mahalleye, 'delirmekten kaçıp' taşındığım o ilk yaz gayet özgüvenli bir üslupla "neden hep güneşten kaçıyorsun, hem de o ucuz şapkayla?" demesiyle tanışmıştık. Şaşırmıştım, evet. Etkilenmiştim de üstelik. Göz hizasına eğilip fötr şapkamı biraz geriye itip gözlerinin içine baktım, direkt olarak gözlerinden kalbine. Uzun zaman sonra birisiyle göz göze gelmeye cesaret etmiştim ve Gülhan, tabiri caizse, insanın kanına girip bütün katılıkları eritmekte, nasırları yumuşatmakta bir numaraydı. Hiç duraksamadan ikinci cümlesini savurmuştu üzerime doğru; "rüyamda senin gibi birini görmüştüm bir keresinde. şapkasını çıkarınca kafasının üzerinde dolaşan yılanlar olduğunu görmüştüm ve bu sırrı bir sonraki karşılaşmamıza kadar saklamamı istemişti. O sensin değil mi?". Ne diyebilirim ki, haksız sayılmazdı ama ben daha çok tilki diye nitelendiriyordum şapkamın altında dolanıp beynimi kemirenleri.

 

O zamanlar, yani Gülhan'la gözlerimizin birbirine ilk kez değdiği o akşamüstü sanırım, 8 yaşını yeni bitirdiği aylardan birindeydik. Bıcır bıcır konuşacak kadar küçük, ne dediğini bilecek kadar olgun... Daha ilk cümlelerinde belli etmişti hayatımın bir köşesinde sağlamca bir yer edineceğini ve bu konuda inatçı olduğunu daha sonraları gayet güzel göstermişti.

 

Ben, dizlerimin üzerine çökmüş büyülenmiş bir şekilde o  güzel kız çocuğunu izlerken üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala bilemediğim bir sebepten "evet, rüyandaki şapkalı kadın benim. Beni yılanlarımdan kurtarman gerek" demiş adeta Gülhan'ı son umudum görmüştüm. Belki de ihtiyacım vardı bir şeylere tutunmaya ve Gülhan, sanki ona biçtiğim bu asil görevden haberdarmışçasına kuru dallarıma konan minik serçe, yosun bağlamış kayalarıma vuran turuncu gün ışığı, kuru topraklarıma düşen ilk yağmur tanesi gibi yüreğime akıyordu. Evet yalnızdım, ve Gülhan'dı ilacım.

 

Annesi çok iyi kadındı Gülhan'ın. Bu mahalle bir tımarhane ve hepimiz kadrolu delilerdik ve sanırım Gülhan'ın annesi bunu en beceremeyenimizdi. Gülhan üniversiteye gidince ve zaten çok genç yaşında eşini kaybedince, iyice yalnızlaşıp, bıraktığı veda notuna göre tanrıya bunun hesabını sormaya gitmişti. Çok klişe bir şekilde intihar etmişti, asmıştı kendini ve ben bunu ona yakıştıramamıştım. "Eğer bir vedan olacaksa sıradan olmamalı" demiştim içimden, "gerçekten aklına gelen en orijinal fikir bu muydu?".

 

Gülhan, tek katlı evimin sokağa bakan camının önünde büyüdü. Birkaç blok yukarıda evlerinin yokuşu benim her şeyden kaçışımın timsali müstakil evimin olduğu sokaktan başlıyordu. Mahallenin tüm çocukları ama bilhassa Gülhan... Sokağımda, camımın önünde taşları aşındıra aşındıra, cıvıltılarıyla ruhumu her yeni gün biraz daha iyileştirerek büyüdüler. İşten gelişimi dört gözle bekleyen, hafta sonları  kapımın eşiğine oturup bana hikayeler anlattıran, hayatıma hikaye anlatacak gücü geri kazandıran minik kız büyüdü. "Büyüme Gülhan... Böyle çok güzelsin"...

 

Yıllar geçmişti ama hayatımda matematiksel bir sayı artışı yoktu. 1+0=0. Oysa ruhum, çoğalmıştı işte. Gülhan'ın rüyalarıyla, hayalleriyle, cıvıltılarıyla, onun için yaptığım kurabiyeleri iştahla ve büyük bir memnuniyetle yiyişiyle. Önce liseye başlayıp okul yolu değiştiği için daha seyrek geçer oldu kapımdan, sonra ödevleri fazlalaştığı için hafta sonu kaçamaklarımız aksadı, bazen de gönlünü çalan ama sonrasında gözyaşlarına sebep olan o hep çok kızdığım genç delikanlılar yüzünden görüşemez olduk. Beraber büyüyorduk. Ben biraz bencilleşiyordum, yalnızlığımla yüzleşmekten korkuyordum. Ama sonra Gülhan annesini dinlemediği gibi, pek tabii, beni de dinlemedi ve başka bir şehre gitti üniversite için. Ah Gülhan! Öğrencin olacak o çocuklar, ne şanslıydılar.

 

Evet, babasız büyümüş bir çocuk olmanın öğrettiği gibi eksikti ama sanki hayatla inatlaşıyormuşçasına cıvıltısından hiçbir şey kaybetmemişti. Bu da benim ona olan hayranlığımı gayet net bir şekilde açıklıyordu. Aynı zamanda pekala da net bir şekilde biriktirdiği, kendisiyle birlikte büyüttüğü ve hiç kimsenin müdahale etmeye yeltenmediği bir deliliği hazırlıyordu. Yani gün gibi aşikardı delireceği. Babasının ölümü mü, fakirlik mi, bir tımarhanede büyümüş olması mı bilmiyorum ama Gülhan'ı insanoğlu delirtti, eminim.

 

Bu mahalleye tımarhane diyorum çünkü ben dahil bir tane normal insan görmedim. Çocuklar çok geçmeden bu deliler sürüsüne katılıp çarkın birer dişlisi haline geliyorlar. Üstelik, herkes bunun farkında ama müdahale etme tenezzülünde bulunan kimse yok. Daha korkuncu bu sürüye ben de dahilim, farkındayım, tenezzül etmiyorum.

 

Gülhan'ın hayatı boyunca elim üzerindeydi. Ödevlerine yardım ediyordum, kitaplar hediye ediyordum, bazen de saçlarını örüyordum. Gülhan, içimdeki çocuğun arkadaşıydı, bir zamanlar olduğum o masum kız çocuğunun arkadaşı. Bakışlarındaki masumiyet, cümlelerindeki çocuksuluk beni bu hayatta tutan en büyük şeydi. Okulunun yarısını bitirip yeni seneye umutla başlamak üzere üniversiteyi okuduğu şehre giderken "birkaç ay gelmem belki Ferda abla" demişti de annesinin hazin sonuyla 2 hafta sonra ruh gibi dönmüştü aramıza. Onu karşılayan, ona bakan, kucak açan da tabii ki bendim, ben varken kimseye düşmezdi.

 

Zaten nefret ettiğim işimden bahaneyle izin aldım, uzun uğraşlar sonucu da Gülhan'ın okulunu dondurdum. Biraz kafasını toplasın, ne yapacağına karar versin, verelim diye de yanıma aldım. O önünde büyüdüğü pencerenin dibindeki kanepede uyuyordu artık. Bir ruh gibi dolaşıyordu aramızda. Kahvaltıda pek de bir şey yemiyor, zorumla dışarı çıktığında adımlarını bilinçsizce sürüyordu. Artık çok az konuşuyor, oturduğu yerden kalkmıyor ve hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Ödüm kopuyordu. Gülhan'ı kaybedersem deliririm diyordum, asıl delirmekte olanın Gülhan olduğunu göremeyecek bir bencillikle.

 

O sabah hıçkırık sesleriyle uyanmıştım. Gülhan'ın neredeyse bağırırcasına ağladığını anlar anlamaz da yataktan fırlayıp yanına koşmuştum. Salonun kapısına gelip de onu görünce adımlarım katılaştı, ilerleyemedim. Camdan gelen ışığın tam önünde, kanepede yeni uyanmışlığıyla doğrulmuş, yüzünü ellerine gömmüş bir karartı gibi ağlıyordu. Her hıçkırığında zaman bine bölünüyor, sonsuz kadar uzuyor, adeta duruyordu. Yanına gittim. Sarıldım. Ellerini açıp yüzüne baktım. Gülümsedim. Gözlerinin içine diktim gözlerimi. Kalbini göremedim. İşte o an dehşete düştüm. Ağlaması biraz hafiflemiş bana bakıyordu o da, tamamen anlamsız, boş gözlerle. Ben neyin var demeye kalmadan o bir hıçkırık nöbetine daha tutulup nefes alabildiği nadir aralarda şöyle dedi:  

 

"Deliriyorum ve engel olamıyorum. Üstelik buna üzülecek aklı bile bulamıyorum kendimde. Yoksa, Ferda abla, delirmek o kadar da korkulacak bir şey değil mi? Kendimi tutarsam eğer, delirmezsem şayet, bu; Sabahattin Ali'ye, Mazhar Alanson'a ve hatta kendime ihanet olmaz mıydı?" dedi.

 

Bu, on iki yıllık dostluğumuz boyunca Gülhan'a cevap veremediğim ilk andı. Cevabı biliyordum da Gülhan'dan vazgeçemiyordum işte. Gülhan. Bu dünyaya iz bırakmak için gelmişti ve buna benim kalbimden başlamıştı. O sonuna kadar cesurdu, bense adi bir korkak. Bu mahalle, bu tımarhane ucuz insanlarla doluydu ve aramızdaki tek cesur Gülhan'dı. Gülhan delirmişti. Ve bu bizim eserimizdi.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !