Hayal Kırıklığı

 

"Hayal kırıklığı çok acı, ama buna alışmak daha acı." diye başladı sözlerine Hüma Hanım dakikalarca yorum yapmadan beni dinledikten sonra.

***

Ben zor bir gün geçirmiş, eteklerimde paramparça olmuş düşüncelerimle, hayal kırıklıklarımla onun yanında bulmuştum kendimi. Bu küçük şehirde en büyük yürek onunkiydi çünkü tartışmasız. Şuursuzca gitmiştim kapısına, içgüdüsel olarak biliyordum ki ondaydı her derdimin dermanı. Kim bilir, bu kaçıncıdır dert yanmaya çalıyordum kapısını. Ve Allah biliyor ya; bu kaçıncıdır görür görmez anlıyordu dertli olduğumu, bu kaçıncıdır gülümseyerek karşılıyordu asık suratlılığımı.

Benim dünyalarca derdim onun görmüş geçirmişliğinde kum tanesi kadardı ya, gülümseyerek bakıyordu yaşlılıktan rengi solmuş gözleri bu yüzden bana. Titrek elleriyle çantamı tuttu, ayakkabılarımı çıkarayım diye; bir de mutsuzluktan dikkat edemediğim için yerleri süpüren atkımı kaldırdı. Ben bütün yorulmuşum, söylene söylene içeri girerken o hiçbir şey söylemeden/hiçbir şey yapmadan peşimden gelip sadece dinledi. Dakikalarca dinledi. Onu konuşturmak için susuyordum/ onu konuşturmak için daha çok konuşuyordum. Ben ona danışmak için, dert yanmak için, fikrini almak için  gelmiştim. O her zamanki gibi benim gençlik heyecanıma karşılık kurumaya yüz tutmuş durgun dereler gibi, paslanmış demirler gibi, güneşsizlikten sararmış resimler gibi durağandı. Bana sonsuz gibi gelen uzun bir susuştaydı.

Ancak son cümlemi de dudaklarımla buluşturup derin bir soluk aldığımda bitirdiğimden emin olup öyle bozdu kararlı sessizliğini. Onun et ve kemikten değil de kelimelerden oluştuğunu düşünüyorum. Söyleyecek, anlatacak o kadar çok şeyi var ki dinlemek farz sayılır. Bu inançla diktim ne diyeceğini merak eden bakışlarımı ince, kuru dudaklarına. Hüzünlenir gibi oldu Hüma Hanım. Sanki gençliği gözünün önüne geldi de geçen zamana sitem etti/ sanki benim hala gençken zamanımı ona göre böyle önemsiz şeylerle kaybetmeme sitem etti/ sanki kendisin zor ve yalnız geçen hayatına sitem etti/ sanki gençliğini altın tozuymuşçasına umarsız, rüzgarda savuran kendisine sitem etti. Bakışlarında bir acı vardı ama ne ben onu anlayabilecek kadar pişmiştim hayatta, ne de o anlatacak kadar hamdı.

"Hayal kırıklığı çok acı, ama buna alışmak daha acı." diye başladı sözlerine Hüma Hanım dakikalarca yorum yapmadan beni dinledikten sonra. "Bir insanı üzmek eline silah alıp ona ateş etmek kadar cesaret ister. Bir insanı üzmek cinayettir Leyli. Birini bir kez üzdün mü tıpkı o, eli kan kirinden bir daha asla arınamayacak katiller gibi alışırsın bu büyük günaha. Bir de her kırılışta bin parçaya bölünen/ bin kez ölen karşıdaki var tabii. Ölse daha iyi dersin... Evet Leyli ölse daha iyi. Bilinmez, kalbi kırıldı diye mi o kadar perişan olur yoksa hayal kırıklığına  uğradı diye mi. İnsanın saç teli kırılıyor Leyli, kalbi nasıl kırılmasın. Kalp kırılıyor Leyli, cam ipliğiyle dokunan hayaller nasıl kırılmasın. Başa çıkmaya çalışırsın. Önceleri direnirsin, belki öç alırsın. Sonra, mücadele ettiğini sanırsın ama zaman seni de azmini de törpüler. Sonunda bir bakarsın... Pes etmişsin, alışmışsın. Hayal kırıklığı neyse de, buna alışmak en acısı Leyli. Sen alışma. Alıştığını fark ettiğin an hızla dibe sürüklenen bir taştan farkın kalmaz. Çırpınacak, direnecek durumda değilsindir çünkü artık. İşte böyle darmadağın olursun da toplamaya kalkmazsın bile."

Sonra sanki bu yaşına kadar söylemeyi beklediği, hep içinde tuttuğu bu nefret gibi yakıcı cümleleri söylemenin rahatlamışlığı içinde derin bir soluk aldı.

'Fakat Hüma Hanım' diyordum 'Neydi yüreğinizi bunca zamandır sıkıştıran bu pişmanlık?' içimden. Ağlayacak gibi oldum. Hüma Hanımın bu kor gibi düşen sözleri daha ağırdı, taşıması daha güçtü. O an üç yıl gibi uzun bir süredir tanıştığım Hüma Hanımı aslında hiç bilmediğimi fark ettim. Bir insanı tanımak, onu bilmek anlamına gelmiyormuş; onu öğrendim. Hüma Hanımın şimdiye kadar bana hiç göstermediği bir yüzü varmış, herkesten sakladığı, gün ışığına çıkarmaya korktuğu. Bir insanı bilmek için onun o en gizli odalarına girmek gerekirmiş; onu öğrendim.

"Gözyaşının ilk damlası sol gözden gelirse üzüntüden, sağ gözden gelirse mutluluktan ağlarmış insan. Niyetim seni üzmek değildi Leyli." dediğinde kendime gelip fark ettim sol yanağımdan aşağıya sicim gibi süzülen ılık damlaları. Elimle yanağımı silerken ne kadar bencil olduğumu düşündüm. Kendi duygularıma dalıp insanları incitebileceğimi unutmuşum.

Benim cevap vermemi beklemeden kalktı yanımdan, cama doğru ilerledi. Boyası soyulmuş tahta pencereye dokundu. Biraz burada, varaklı koltukların önünde camdan dışarıyı izledi ve yine sessizce mutfağa gitti.

Bense mutsuzluğumla, kırılmışlığımla sığamadım bu odaya. Hüma Hanımın söyledikleri de eklenince katran karası oldu her yer. Etlerime iğneler batıyor gibi hissettim. Sanki kalbim artık bu bedende durmak istemiyor gibi göğüs kafesimi delip çıkmaya çalışıyordu. Canım çok yanıyordu.

Elinde yine o masalsı tepsisi ve tepsinin üzerinde iki fincan çayla geldi mutfaktan Hüma Hanım. Çabuk geçmişti söylediklerinin etkisi onda, yüzü gülüyordu. Bense bakışlarımı bile zorla yer değiştirebiliyordum. Fincanımı alırken ellerimin titrediğini fark ettim. Çayı içeceğim de yoktu aslında. Şuursuzca almıştım bardağı iştahsız ellerimle.Yerine oturmadan önce bana baktı uzunca. Başımı kaldırsaydım belki de bir şeyler söyleyecekti. Ama ben şımarık bir çocuğun mızmız eden hali gibi dudak büken bir yüzle halıya kilitlemiştim bakışlarımı. Kamburundan dolayı yaylana yaylana kitaplığına doğru ilerledi. Çok fazla aramadan bir kitap alıp bana getirdi.

"Bu kitabın çok güzel bir öyküsü vardır. Ama benim için sadece bir kitap değil, bir kaçıştı. İşte o zamanlar kitapları insanlardan daha çok sevdiğim günlerdi. Bilmiyorum ben yüreğine su serpebilir miyim? Ama bu kitap eminim biraz da olsa seni senden uzaklaştırır ve döndüğünde sıkıntılarından arınmış olursun."

Şaşırmış bir şekilde kitabı alıp hızlıca sayfaları taradım. Değişik yıllarda alınmış bir sürü not vardı üzerinde. Satırların altı çizilmişti. Mai ve Siyah'ı okumakla kalmamış sanki yaşamıştı. Sayfalarından bazılarında çay lekeleri vardı. Hayli sarı ve yıpranmış yapraklardan bazıları kopmuş ve sırasına göre yerine geri konmuştu. Mai ve Siyah'ı elime alır almaz nemli gözlerimin heyecandan parladığını hissettim. Hüma Hanım'ın da kısık, kırışık gözlerinin gülümsediğini gördüm. Daha iyiydim. En azından nefesim batmıyordu ciğerlerime.

Pes etmelerime dayanamıyordu Hüma Hanım, hemen toparlanıp kendime gelmemi istiyordu. Kasvetli evinin aksine neşeli yüzler görmek istiyordu karşısında. Mesela benden kanatlanıp uçmamı bekliyordu, ben daha yumurtamın kabuğunu bile kıramamışken. Bir gün ben de uçacağım, evet. Fakat Hüma Hanım, ben sandığınız kadar cesur değilim. Yüksekten korkarım.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !