Büyük Bir İhtimalle Ölmüştük

İlk kez Altan'a söylemiştim "keşke bir Cemal Süreya şiiri olsaydım" diye. Söylediğimin manasını derinlerde bir yerlerde kavrayabilmiş ama tam hakikatte ne demek istediğimi anlayamamıştı. Ekledim: "keşke bir Cemal Süreya şiiri olsaydım, daha az üzgün bir hayatım olurdu". Gözlerinin yeşili soldu Altan'ın, yaşama sevinciyle kıpırdayan gözbebekleri soğudu.

 

Şu gölgeli, ürkek, harici dünyasını buralardan soyutlayamadığı için tam 47 yıldır kendine ait olmayan bir hayatın ucuz figüranlığını yapıyordu Altan. Hiç de yakışmıyordu bu rol üzerine, evet. Lakin tam bir İstanbul beyefendisiydi, tüm ütülü takım elbiseleriyle. 21 yaşındayken Nuran diye bir genç kızı sevmiş, kavuşamamış. Altan'ın makus talihi kavuşamaması değil, bütün bunları kabul eder olmasıymış. Uzun uzun anlatmıştı bir güz akşamı yanaklarımızı sertçe yalayıp geçen rüzgarla aynı anda mahalleye doğru yürümeye çalışırken. Ben hazırlıksız yakalanmış üşümüştüm, Altan ceketini vermişti. Altan hazırlıksız yakalanıp aşık olmuştu, ona gülümsemiştim.

 

O kadar güzel konuşuyordu ki Altan, ne anlatsa dinlerdim. Komik olmaya çalışır, beceremezdi ve ben bunu acayip gülerdim. İlk tanıştığımızda ikimiz de otuzlu yaşlarını tüketen mutsuz insanlardık ve O, tüm çabasıyla yeşermişti işte karşımda. Soluk takım elbiseleri canlanır oldu, her gün yeni bir şiir, her hafta elinde bir çiçekle kapıma gelir oldu.

 

Edebiyat öğretmeni olarak tayini çıkınca gelmiş bu kayıp mahalleye ve bir daha da gidememiş. Dediğine göre kalmak için nedeni yokmuş ama gitmek için hiç nedeni yokmuş. "Hiç daha büyüktür, ben de kaldım" demişti kapımdaki eşiğe oturmuş çayımızı yudumladığımız serin bir Haziran akşamı. Bir edebiyat öğretmeni ne kadar iyi konuşursa o kadar iyi konuşurdu Altan benimle, etkilenirdim evet, ama sokakta... Sokakta pısırık adamın tekiydi ve eminim onu ilk olarak başkasıyla konuşurken tanısaydım bir daha dönüp yüzüne bakmaya bile tenezzül etmezdim. Çünkü Altan'ın iyi kalbi ancak gecelerce, metrelerce kazılarak ulaşılabilecek gizli bir kuytuda saklıydı ve asla kimsenin yanında gülümsemezdi. Hüzünlü bir roman karakterinden başka bir şey değildi.

 

Neden bu mahalleye taşındığımı sormaya cesaret ettiğinde tanışıklığımızın üzerinden neredeyse 2 sene geçmişti. Sindire sindire ilerliyorduk ve hakkımızda hiçbir detayı geçiştirmek istemiyorduk. Altan benim kör bir kuyu olan bu mahalledeki tek pusulamdı. Bana bir zamanlar olduğum kişiyi hatırlatan, içimde bir yerlerde hala var olmaya devam eden o eski beni gösteren kutup yıldızım. İşin kötüsü O da aynı fikirdeydi ve bu ikimiz için de çok tehlikeliydi. Farkında olmadan çağlayan nehirlere düşmüş gibi, bir uçurumdan aşağı yuvarlanır gibi, o güz akşamı o rüzgarda savrulmuş gibi hareket ediyorduk. Düşünemiyorduk, düşüyorduk.

 

Aramızda gizlice verilmiş ve bozmamaya yemin edilmiş bir anlaşma varmışçasına yıllarca süren dostluğumuz boyunca hiç hüzünlü şeylerden bahsetmedik, Sabahattin Ali dahil değil. Ne Afrika'daki açlık, ne orta doğudaki savaş, ne fakirlik, ne yalnızlık, ne de ölüm. Birbirimiz için dış dünyanın tehlikeli duygularına karşı sığınak olmuştuk, huzurluyduk. Bazen hiç konuşmuyor, yan yana kitap okuyorduk ve bu da bize yetiyordu. Bir günü daha kurtarıyorduk.

 

Bir gün, evinin önündeki bahçede kitap okurken aniden başını kaldırıp muzipçe bir gülümsemenin ardına saklamaya çalıştığı ıslak gözleriyle gözlerimin ta içine baktı, deldi geçti. Ne olduğunu anlamaya çalışan ürkek tavırlarım arasında parıldattı tebessümünü ve dedi ki "düşmek uçmanın yarısı". Vardı böyle ani ama dahiyane bulduğum cümleleri. Haklıydı, her insan yere çakılana kadar gayet de güzel uçmuş sayılabilirdi. Daha önce hiç merak etmemiştim ama o an ağzımdan bir hışımla çıktı bu cümleyi neden kurduğunun sorusu. İşte burası ikimizin de hayatının bir daha aynı olmayacağı o güne denk geliyordu.

 

Bütün umutlarını ve öfkesini ve hatta kırgınlıklarını döktü masaya Altan:

 

"Görmüyor musun, ben düşüyorum Ferda? Kanatlarım yok, bunu bile bile attım kendimi de elimden tutup çekmedin yukarıya. Hızla, gittikçe derinleşen bir çukura düşüyorum, gittikçe hızlanıyorum. Bıçak gibi kesiyor hava, tenime her çarpışında. Yere çakılışım ne vahim olacak görmüyor musun? "

 

Ne zaman patlayacağını bilmediğimiz bir saatli bomba sonunda infilak etmişti ve parçalarımız bütün köşelerine dağılmıştı kalbimizin. Bütün hücrelerimin yaşam suyu çekilmiş, ruhum bir kapana kısılmış kalmış, kalbim bir Fransız ordusunun hain oklarıyla delik deşik olmuştu.

 

"Keşke bir Cemal Süreya şiiri olsaydım... Daha az üzgün bir hayatım olurdu" dedim donuk, şaşkın bir ses tonuyla.

 

Zor zar cümlelerimi toparlayana kadar geçen sürede kim bilir kaç güneş yanıp kül olmuştur, kaç çiçek solmuş, kaç insan ölmüştür. Kaç insan ölmüştür bilmiyorum ama ben o an Altan için öldüm. Kitabı hızlıca alıp çıktım ya o bahçeden, arkama bile bakmadan, Altan öldü.

 

Bir daha değil konuşmak göz göze bile gelmedik Altan'la. Göz göze gelmek büyük savaş komutanlarının bile göze alamayacağı bir savaştı. Biz çoktan ölmüştük. Altan yeniden içine kapanmıştı, artık takım elbisesini ütülemeden giyiyordu. Ben perdelerimi açmıyor, salondaki divanda bir karartı gibi oturuyor, ruhu çekilmiş bir beden gibi kendimi oradan oraya sürüklüyordum.

 

İşte tüm bunlardan tam 5 sene sonra, Altan'ın sesini unutmaya başladığım ama siluetini gördüğümde hala içime sicim gibi akan yaşların yüreğimi kor gibi yaktığı günlerden birinde bir mektup aldım. Öyle uzun, süslü, heyecanlı cümleler yoktu.

 

kısa ve öz: "Ferda, adını ölene dek kalbimde taşıyacağım" yazıyordu ve komşuların söylediklerine göre ceketinin sol iç cebinden çıkmıştı.  

 

Herkes Altan'ın ölümünde en çok bana çevirdi gözlerini ama ben hiç ağlamadım. Evimin duvarının köşesine yaslanmış dört omuz üzerinde gidişini izledim ifadesizce. Kimseye hakkında bir şey sormadım ama biliyordum, ölüm sebebi bendim. Cesedinin bugün gömülüyor olması mühim değildi, Altan 5 sene önce aramızdan gitmişti. Hiç bakmamıştım suratına bir daha ama çok yaşlanmıştı eminim. Daha seyrek tıraş oluyordu belki de. Kemik gözlüklerinin bir sapı kırık, tamir ettirmeye ya da yenilemeye tenezzül etmeden kullanıyor da olabilirdi. Yaşamaktan ne de kolay pes etmişti.

 

Şimdi karşımda görsem sorardım, "insan nasıl 47 yaşında ölür Altan", diye. "Bak Cemal Süreya'dan ne kadar küçüksün, ne kadar dize vardı okunmayı bekleyen". Sadece sorularımı cevapsız bırakmadı, aklıma bir mızrakla bir suçlama saplayıp gitti. Altan güçsüz bir hikaye, toprağa tutunamamış bir ağaç gibi solup gitti. Arkasında tek bir şiir  kaldı:

 

"HAMZA

Büyük bir ihtimalle ölmüştük

Şehir kan kıyametti ayaklarımızda

Gökyüzünü katlayıp bir köşeye koymuştuk

Yıldızlar kaldırımlara dökülmüştü bütün

Hamza bütün parmaklarını ortaya dökmüştü

Yirmi yıldır cebinde biriktirdiği parmaklarını

Hamza son şarkıyı kırka bölmüştü

Doğrusu iyi idare etmiştik

Doğrusu iyi halletmiştik

Yaşayanlar unutmuştu bizi

Biz öldüğümüzle kalmıştık - Cemal Süreya"

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !