Bu Maviyi İlk Özleyişimdir

 

Yüzünü kapatmış gazetesi ve onu tutan eski elleri vardı. Dakikalardır karşısında oturuyordum ama bir kere indirmemişti gazeteyi aşağı. Farkında olmadan koyulmuştum incelemeye. Kalın, ütüsü düzgün, paçaları hafif kısa, haki rengi kumaş pantolonunu; gri, sünmüş, kol ağızlarından ipleri çıkmış, bel lastiği eskimiş, tüm düğmeleri ilikli triko hırkasını; kahverengi,  bağcıksız, kösele ayakkabılarını.

Ben sabahın bu erken saatinde yeni dünyalar tanımaya, yeni gülen gözler görmeye, yeni sokaklardan geçmeye ve bunları ölümsüzleştirmeye gidiyordum. Peki ya bu zamanla tanışıklığı benden çok uzun yıllar öncesine dayanan adam niye buradaydı? Nereyeydi yolculuğu, niyeydi? Sabahla ne alıp veremediği vardı da kalkıp erkenden konmuştu durağa. Damarlı ellerindeydi gözlerim şimdi, güneş lekeleri vardı ellerinde yaşlılığının ona hediyesi ama uzun hayatı boyunca hiç güneş görmemişçesine beyazdı kırışık derisi. Arada bir sayfayı değiştirmese yüzyıllardır orada öylece duruyor sanabilirdim.

Sonra derin bir nefes alıp "Üşürsün" dedi hırıltılı ıslak sesiyle. İlk seferde kime, niye dediğini anlamadım. Tekrar etti: "Üstündeki ince üşürsün, bakma havanın güneşli olduğuna serin eser." dedi. Üstüme alınmam gerektiğini çok iyi biliyordum, bu yüzden tereddüt etmeden cevap verdim. "Üşümek güzeldir, yaşadığını hatırlatır insana.". Gazeteyi indirdiğinde mavi gözlü gülümseyen bir yüz gördüm. O kadar tanıdık bir duyguydu ki. Mavi gözlerinin arkasına sakladığı bir kamburu vardı, gazeteden görememişim. O zaman fark ettim aslında ellerinin titrediğini, gazetenin 20 yıl öncesine ait olduğunu. Nereye gittiğimi sordu, ilgiyle dinledi anlattıklarımı; heyecanla dinledim anlattıklarını. İkimiz de erkenciydik, öyleyse otobüs gelene kadar konuşabilirdik. "Konarı" dedim. "Dünyanın en güzel turkuvazını görmeye gidiyorum."

Muzip bakışlarla etrafına baktı, kimsenin olmadığını fark edince eğilip kainatın anahtarını verecekmiş gizliliğinde bir ses tonuyla fısıldadı. "Oraya giden gizli bir yol biliyorum, hem daha da eğlenceli. İstersen sana gösterebilirim.". Ve çocuksu bir tebessüm belirdi suratında. Nasıl hayır diyebilirdim?

Beraber yola koyulduk. Kıran köyün bitip eski çarşının göründüğü uzun yokuşun başına geldiğimizde durduk ikimizde. Güneş hala tazeydi gün için. Derin bir nefes alıp bir kaç dakika izledik zamanın eskitemediği şehri. Öyle duru, öyle sakin, öyle huzurlu.

"Adını hiç sormadım, adın ne?" dedim. Gülümsedi, sadece gülümsedi ve adını söylemedi. Ben de tekrar etmedim sorumu. Böylesi daha iyiydi belki de.

Sonra bana baktı, gülümsüyordu sanki hayatının en mutlu günüymüşçesine.  "Koşalım mı?" dedi. "Yokuş aşağı koşalım mı?". Evet koşalımdı. Yokuş aşağı koşmayı benim kadar seven biri varken niye duralımdı. "Ama.." dedim devamını getirmeye korkarak. Yürümekte bile zorlanan, sırtında sanki koca dünyayı, bütün yaşadıklarını, acılarını-anılarını taşıyormuş gibi bir kamburu olan bu tozlu adam nasıl koşardı? Cümlemi tamamlamadım. Olsundu, o söylüyorsa bir bildiği vardı, olurdu.

Koşmaya başladık kollarımızı iki yana açıp. Uçuyorduk, evet kesinlikle uçuyorduk. Gittikçe gençleşiyordu yüzü buğulu adam. Sırtı dikleşiyor, bacakları kuvvetleniyor, gözlerinde bin muhteşem güneş doğuyordu. Yokuşun sonuna vardığımızda artık ikimiz de 19 yaşındaydık. ondokuz. Çocuksu hayallerini hala kaybetmemiş gençlerin yaşı. Nasıl olduğu umurumda değildi, bir şekilde genç ruhuna hediye genç bedeni vardı şimdi. Nasıl olduğu umurumuzda değildi. Kuşlar gibi özgürdük artık. Bir şarkı tutturdu diline, yüzünde hala tebessümüyle:

"All these things you do come back to you
sing with me, sing for the real
Sing for the laughter, sing for the year
Sing with me, just for today
Maybe tomorrow, we will go away
Dream on dream on dream on dream until your dreams come true"

"O şarkı öyle değil." diye geçirdim içimden, "Uyduruyorsun" gülümseyerek. Ama söylemedim ona, "böylesi daha doğru onun için belki" dedim sadece. Erken saatli sokakta "dream on" diye diye ilerledik. Hiç kimse yoktu etrafta. Biz de hazır boş bulmuşken etrafı hunharca hayal ettik.

Cinci Han'a yürüdük. Ben onu takip ediyordum, o yolu gösteriyordu. Kapının büyük tokmağıyla çaldı devasa kapıyı. Biraz sonra içeriden gıcırdayan bir kapının sesi ve beraberinde sürüyerek yüründüğü anlaşılan ayak sesleri geldi. 3 yıldır Cinci Han'ın kapısının kapalı olduğunu ilk kez fark etmiştim. Hatta Kapı açıldığında karşımda böyle birini göreceğimi hiç düşünmemiştim. Cinci Hüseyin Efendi. Bacaklarından biri yoktu, tahta bir değnekten tutunuyordu .Onun dışında her şey idamındaki gibiydi. Sanki hiç ölmemişti hatta aksine zamanı bükmüş de durdurmuş gibiydi. Peki ya bacağına ne olmuştu? Gözlerim şaşkınlıktan büyümüş olsa gerek "korkma" dedi 19 yaşındaki mavi gözlü delikanlı. Tanıdık yüzlerdi birbirlerine belli ki.

Kapıdan bakıldığında her şey normaldi ama içeri girdiğimizde sanki 400 yıl geriye gitmiştik. Eski kıyafetli kadınlar, fesli adamlar görür gibi oldum ama çok da irdelemedim. Bir masaya tabure çekip oturduk. Cinci hocayla mavi gözlü delikanlı sanki susarak konuşuyordu, dakikalarca tek bir soluk bile çıkmadı ağızlarından. Sessizliği bozan cinci hocaydı. "Uzun zaman oldu o kapıyı açmayalı, biz sanki hep sizi bekliyormuşuz da siz geç kalmışsınız." dedi. Cinci'nin bakışları deliciydi. Baktığında sanki bana değil de direk zihnime, düşüncelerime, aklımdan geçenlere bakıyordu. Bana değil de kalbim de sakladıklarıma, sırlarıma, düşünmekten bile sakındıklarıma.

Sonra küçük ama telaşlı adımlarla bir erkek cüce gelip eski yapraklı, tozlu bir kitap verdi Cinci'ye. Kitabı alır almaz Cinci eliyle koymuş gibi bir sayfa açtı. İnsanların aciz aklıyla hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir bahçe gösterdi bize. Siyah beyaz motiflerle süslü, minyatürlerle tasvirlenmiş, eski kitaba bakınca gördüğümüz çok daha fazlasıydı. Bütün renkleri görebiliyorduk, en güzel sesleri duyuyorduk ve pek güzel kokular geliyordu burnumuza bu bahçenin çiçeklerinden.

Ne çok kuş vardı burada böyle. Cinci daha ben bir şey sormadan cevapladı bile: "Buradaki bülbüller Farsça konuşur. Evet konuşurlar tıpkı papağanlar gibi. Ama onlara başka dil öğretmek imkansızdır, sadece Farsça konuşurlar. O bülbüller her konuda konuşurlar: politika, sinema, doğa hatta mizah. Aşk hariç her konuda.". Etrafta gezinen cüce insanlardan daha şaşırtıcıydı bir bülbülün aşk hakkında konuşmaması. Bülbül değil miydi güle ölesiye aşık? "Ama neden?" diyebildim sadece. "Aşk hakkında konuşmak kabalıktır, kimi inciteceğin belli olmaz." diye cevaplayınca aslında zaten cevabı bildiğimi fark ettim ve hafif gülümsediğimi.

Birden ciddileşti gözleri, çatıldı kaşları. Neredeyse var olduğuna inandığım bu adam endişeli cümleler kurmaya hazırlanıyordu. "Çıkışta sizi bekleyen zor bir soru var. Eğer cevabınız kabul görürse sonsuzluğa kanat açmış gibi özgürsünüz, kuşlar gibi özgürsünüz, okyanus balıkları gibi özgürsünüz. Ama önemli olan doğru cevabı vermek değil inandığınız cevabı vermek." Ancak masallara yakışacak bir serüvenin içine sürükleniyorduk. Soru da nereden çıkmıştı, neydi soru? Ama bu hanın içinde zaman o kadar tuhaf ilerliyordu ki bazen dakikalarca yelkovan yerinde sayıyorken, bazen düşündüklerimi yakalamak bile zor oluyordu. Bunları düşünecek zamanımız yoktu. Çok vakit kaybetmeden yolumuza devam etmeliydik, gün yarı olmadan.

Dua değildi ama Arapça olduğunu anladığım cümlelerle bir şeyler okudu bize kapıyı açmadan önce. Sanki bir taş meclise girecektik de muhafızlar yüce divanın yüksek kapılarını açacaktı. Ama aksine bu kapı ortalama bir insanın eğilerek geçeceği şekilde yapılmıştı. Handaki cüceler bu yüzden miydi, yoksa cüceler yüzünden mi kapı böyleydi? Kapı tüm hantallığıyla, yaşlılığıyla Arapça cümlelere karşılık verdi ve daha Cinci dokunmadan kımıldayıverdi. Cincinin kapıyı itişine kapının gıcırdayan ayak sesleri eşlik etti. Mavi gözlü delikanlı heyecanlı, hiç düşünmeden karanlık geçite attı adımlarını. Benimse başka sorularım vardı.

"Ya soruyu bilemezsek?" dedim titrek ve titrediğine şaşkın bir ses tonuyla. Cincinin gözleri korkutmuyordu artık, endişelendiriyordu. Gölge düştü delici gözlerine. "Geçitten geçtikten sonra zaman farklı akar. 'kırmızı zaman'dır artık adı. Bu zamanın acımasızlığını anlatır. Bazen saatlerce yürürsünüz ve  sadece dakikalar geçmiştir. Bazense zamana en çok ihtiyacınız olduğu anda su gibi akar. Eğer soruyu bilemezseniz zamanın düz çizgisi artık düz değildir sizin için. Pek çok gerçekliğe çatallanır. Aynı anı pek çok kez yaşarsınız, bir şeye defalarca yeniden başlarsınız, bazen günlerce güneş batmaz ya da hiç doğmaz. Yani kırmızı zaman, zamanda kaybolmuşsunuz demektir."

Cincinin cevabı beni Cincinin gözlerinden daha az korkutmuştu. Belki meraktan, belki heyecandan tereddütsüzce attım adımımı ben de. Ama sormadan kapıdan geçemeyeceğim bir soruyu taşıyordum zihnimde. "Peki bacağına ne oldu?" dedim. Cinci o gün ilk defa gülümsemiş olabilirdi. "Düşmek uçmanın yarısıdır." dedi.  Bu cevap da bana yetti.

Kapıdan geçince gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim. Ama etrafın aydınlanması gözbebeklerimle değil kapının kapanmasıyla ilgiliymiş gibiydi. Kapı kapanır kapanmaz yerin altına doğru inen sonsuz sayıda basamak belirdi ayak uçlarımızda. Bu toprak merdiven sanki dünyanın merkezine iniyordu, dibi karanlıktı. Yavaş yavaş inmeye başladık. Hava serinlemişti. Derin bir labirentin içine doğru yürüyormuşuz gibi bir his belirdi içimde. Toprak zemin, toprak duvarlar ve en korkuncu toprak tavan... Ama neyse ki nasıl oldu anlamadan sonuna geldik. Ve burada da bir kapı vardı.

Mavi gözlü delikanlı kapıyı bir hamlede açmıştı bile. İçeri girdiğimizde yine her yer siyahtı, kapıyı kapatana kadar. Kapıyı kapatınca belirginleşmeye başlamıştı her şey. Buranın hikayesi de buydu: bir kapının sırrı diğerine geçmemeliydi. Etraf netleşince gördük ki her yer de yıldızlar vardı, başımızı kaldırıp baktığımız her yerde. Biz gökyüzüne inmiştik.

Karanlık bir kubbenin altında sayamayacağımız kadar çok yıldızla ödüllendirilmiştik. Gökyüzü üzerimizdeydi, evren üzerimizde... Uzandık sonsuza yıldızları topladık. Ceplerimiz hayallerimizle, yıldızlarla doluydu. Mavi gözlü delikanlı bir ara avucunu yıldızla doldurup dakikalarca izledi. Gözlerinde heyecanın parıltısı yıldızların parıltısıyla yekpare olmuştu. Ne kadar mutlu olmuştu, ne kadar şaşkındı. Oysa bu yolu bildiğini söylemişti, neyeydi bu şaşkınlığı? Doyumsuzca sahip olmak istiyordu her bir parıltıya, ve o her avuçlayışında daha çok yıldız beliriyordu gök kürede.

Artık hayallerimize bile sığdıramadığımızda yıldızlarımızı toprak yolda yürümeye devam ettik. Sanki bir tek bu yol vardı kapının ardında. Geri kalan her yerde; yukarıda, aşağıda, sağımızda ve solumuzda, önümüzde ve arkamızda ama her yerde gök yüzü vardı. Boşlukta asılı eskimiş bir toprak yolda adeta şuursuzca yürüyorduk.

 Eğer hayret etmekten vakit bulup etrafımıza da baksaydık bir uçurumun dibine doğru yürüdüğümüzü fark edebilirdik. Ama bu sonsuzluk paradoksu bizi kara delikmişçesine soğurmuştu ve biz kendimizi bir uçurumun dibinde bulmuştuk. Yeni bir kapı yoktu, yeni biri de. Ne yapacağımızı bilemezken Cinci'nin son sözleri geldi aklıma. Bir iki adım geriye çekildim, son bir kez sonsuzluğu izlemek için başımı yukarıya kaldırdım. Buradan gitmesi çok zor olacaktı, zamanda kaybolmak buydu belki de. Gerçekliğini yitiriyordu her şey. En son gördüğüm şey gökyüzü olsun diye gözlerimi sıkıca kapattım, nefesimi tutup koşmaya başladım ve emin olduğumu düşündüğüm zaman kendimi uçurumdan aşağı bıraktım. "Düşmek uçmanın yarısı..."

Mavi gözlü delikanlı ya çok cesurdu ya da çok heyecanlı. Sorgulamadan benim peşimden koşarak kendini sonsuzluğun kucağına bıraktı o da. Aşağı düşerken serin havanın bize karşı koyması ne kadar da güzeldi. Tenimize kesik kesik çarpması. Yerçekimiyle yapılan en güzel anlaşmaydı bu. Sen teslim oluyordun o da sana hayallerinin kapısını açıyordu. Belki ölecektik ama bu ölmek için ne kadar da güzel bir zamandı. Gözlerime en son sonsuzluk dokunmuş olacaktı. 

Ama öyle olmadı.

Tenimiz hızla çarpan havanın etkisiyle buz kesmiş, kalbimiz göğüs kafesimizi ağrıtacak kadar hızla atıyor, onun kısa dalgalı saçları rüzgarın etkisiyle dalgalanırken benim uzun saçlarım yerçekimine meydan okurcasına gökyüzüne uzanıyordu. Gittikçe hızlanarak yere yaklaşıyorduk. Ya bu bir rüyaydı uyanacaktım ya da derin bir uykuya dalacaktım. Hala korkmuyordum ama kalbim daha da hızlı atmaya başlamıştı. O kadar donuklaşmıştım ki burada bir yerlerde duygu eksikliği olduğu kesindi.

Peki nasıl tarif ederdik düşmeyi? Bir büyük boşlukta bir çığlık kopmuş gibi. Çığlığı atan yokmuş da ses hâlâ çınlıyormuş gibi. Bir felaket manzarası görüp de gördüklerimize inanamayıp öylece hareketsiz kalmış gibi. Dünya aniden bitmiş de bundan sonrası ölüm gibi. Bir avuç altın tozu rüzgârda savrulmuş gibi.

Sonra birden yavaşlamaya başladık. Birden ama yumuşakça. Hava ılıktı, yumuşaktı. Okşar gibi, yerküreye meydan okur gibi. Bir çarpış gibi değildi atlayışımız. Bir tüy hafifliğinde yere dokunduk. Ayaklarımız toprağa değdiğinde her şey çok sessizdi. Kalp atışlarımızdan başka bir şey duyulmuyordu. Kahkaha atmak istiyorduk, o kadar güzeldi ki. Bağıra bağıra başardık demek istiyorduk, düşüşümüz çok güzeldi.

Hava alacakaranlığındaydı şimdi. Şafak sökmek üzereydi. Karşımızda yüksek ağaçlarla ardı görünmeyen bir orman duruyordu. Belli ki sırada bu ormanı geçmek vardı. Merak içinde ama az önceki mutluluğumuzu gizlemeyerek ormana doğru yürüdük.

Ormana yaklaştıkça çiçeklerin kokusu ve kuş ötüşmeleri bizi adeta sarhoş ediyordu. Hangisi daha baskındı; dünya üzerinde duyulabilecek en güzel sesler mi yoksa nefesimizi kesip aklımızı başımızdan alan bu muhteşem kokular mı? Ormana yaklaştıkça her şey daha da yoğunlaşıyordu; duyularımız, duygularımız.  Orman bizim için bir bilinmezlikten ibaretken bu sesler, bu kokular o kadar tanıdıktı ki.

İşte o an içimi garip bir his kapladı. Peki ya bu mavi gözlü delikanlı? O nasıl bu kadar tanıdıktı? Sanki sesini daha önce defalarca duymuştum. En sevdiğim şarkıyı dinler gibi onun ağzından çıkan her harfi yakalamaya çalışmam bundandı demek. Belki alemlerin yaratıcısı ruhları bedenlere üflemeden tanıyorduk birbirimizi ve dünyanın perdeli yaşantısı unutturmuştu. Belki de zaman ve mekandan önce burada buluşmak üzere sözleşmiştik ve buraya bilerek gelmiştik; ortada tesadüf yoktu.

Ben bunları düşünürken ormanın içine kadar yürümüşüz. Mavi gözlü delikanlının heyecanlı sesiyle kendime geldim. "Farsça, Farsça konuşuyorlar! Bu kuşlar ötmüyor farsça konuşuyorlar. Cinci haklıymış. Nasıl da etkileyici geliyor kulağa bülbüllerin ağzından Farsça kelimeler. Sence neyden bahsediyorlardır? Bizi anlıyorlar mıdır? Konuşabildiklerine göre düşünebiliyorlar mıdır? İçgüdüsel mi konuşuyorlardır yoksa bizim gibi irade yetisine sahip midirler?" O kadar heyecanla soruyordu ki hiç bölmedim, sadece gülümseyerek dinlemeyle yetindim.

Biraz etrafı inceleyerek biraz da bülbüllerin konuşmalarını anlamasak da dinleyerek iyice ortalamıştık ormanı. Yakınlarda bir yerlerde güzel bir ırmak olmalıydı, sesinden anlaşılıyordu. Etrafta güzel çiçekler vardı, kokularından kendimizi alamıyorduk. Sonra tam adımımızı atacağımız yerde bir bülbülle göz göze geldik. Biz de o da dona kaldı. Birkaç saniye birbirimizle karşılaşmanın şaşkınlığıyla durduktan sonra mavi gözlü delikanlı sessizliği bozdu. "Pardon, isminiz nedir? Ne dediğimi anlayabiliyor musunuz?" Ama bülbül korkmuşçasına koşarak kaçtı. Sanki boz tüylü kanatlarıyla hiç uçmamışçasına kaçtı. Ne olduğunu ve neden olduğunu anlamadık. Onlardan biriyle konuşmayı çok isterdim. Ya da en azından onlar kendi aralarında konuşurken neyden bahsettiklerini anlayabilseydim.

Bu orman ikimizi de çok yormuştu. Ben kafamdaki sorulardan yorulmuştum, mavi gözlü delikanlıysa merakından yorulmuştu. Ama son bir sorusu daha vardı öğrenmeden rahat edemeyeceği."Neyin var? Neden bu kadar durgunlaştın?"

"Ah..." dedim sustum.

"Zaman..." dedim sustum.

Konuşkan biri olmama rağmen her şeyi anlatmayı sevmem. Bazı şeyler bir başkasına namahremdir. Anlatmadım ben de. O da üstelemedi. İyi ki...

İlerledikçe gördük ki ormanı geçiyorduk, sonuna geliyorduk. Peki buradan sonra ne vardı? Yeni bir kapı, yeni bir sınav, yeni bir macera?.. Ormanın sonuna geldiğimizde gördük ki bir mağara tüm gizemiyle bizi bekliyordu. Etrafta madem başka hiçbir şey yoktu, yapılacak en mantıklı şey mağaradan ilerlemekti.

Artık bütün renkler griydi. Az önceki muhteşem kokulardan geriye sadece nemli, küflü taş kokuları kalmıştı. Duyduklarımızsa sadece sarkıt oluşturmakla meşgul su tanelerinin damlayışlarıydı. Etraf karanlık değildi, loştu. Attığımız her adımı, geçtiğimiz her yeri gayet net seçebiliyorduk. Burayı aydınlatan bir kaynak olmalı diye düşünürken çok geçmeden ışığa gelmiştik. Gözlerimiz kamaşıyordu şimdi.

Bir falcı. Evet bir falcı vardı şimdi tam karşımızda ve gözümüzü kamaştıran, her yeri aydınlatan onun küresiydi. Ancak gözlerimiz ışığa alışınca fark edebildik falcının mor renkli tenini, mavi dudaklarını ve boynundaki turuncu renkli lekeyi. "Turuncu renkli leke..." diye geçirirken içimden beklemediğim bir anda falcının bal sarısı renginde gözleri bana dikildi ve "leke değil, yara." diyiverdi.

Cinciden sonra korkutmuyordu artık zihnimin böylesine talan edilmesi. Sadece rahatsız ediyordu. Beni korkutan onun bal sarısı gözlerindeki boş derinlikti. Hiçbir şey yoktu sanki, hiçbir şeye bakmıyor gibiydi. İrkilerek mavi gözlü delikanlının koluna yapıştım bir güven duygusu hissetmek için. Mavi gözlü delikanlı elini elimin üstüne koydu bana korkmamamı öğütlercesine. Ürkekçe ilerledik bu vaziyette. Falcının bakışları hala üzerimizdeydi. Küresini kondurduğu masaya doğru gidip karşısındaki sandalyelere oturduk. Falcının küresinde mavi gözlü delikanlının yüzü vardı şimdi. Yavaş yavaş soldu yüzü, gözleri doldu ve başı öne eğildi küredeki yansımanın. Başını yukarı kaldırıp tam bir şey söyleyeceği sırada bir buhar olup kayboldu cam kürede.

Mavi gözlü delikanlının hayatını izliyorduk şimdi de baştan sona. Tuhaf bir şeyler vardı ama. Mavi gözlü delikanlının gözlerinde korku, acı; falcının gözlerindeyse sinsi bir gülüş vardı. Onun acı çekmesinden mutlu olur gibi her anını dikkatle gözlemliyor ve onun korkularından haz duyuyordu. İşte beni şu ana kadar en çok bu korkutmuştu.

Mavi gözlü çocuk benim duyamadığım bir şeyler duyuyor olmalıydı ki kulaklarını çaresizce elleriyle kapatıp masadan koşarak kalktı ve kürenin ışığının ulaşamayacağı bir yere çöktü. Neredeyse ağlayacaktı, belki de ağlıyordu. Ne yapacağımı bilemez halde mavi gözlü delikanlıyı izliyordum. Onun bu acısı benim bile canımı yakmıştı. Gözlerimi ondan ayırıp falcıya çevirdiğimde sanki falcının o dipsiz, bal sarısı gözlerinin içinde boşluğa düşer gibi hissettim.

Kürede aksini görme sırası bendeydi şimdi. Gözlerimde gölge vardı. Niye bu kadar üzgündüm? Küredeki ben ne hissediyorsa ben de onu hissediyordum. Boğazım düğümlendi, kalbim sıkıştı ve bütün kaslarımın kasıldığını hissetim. Falcı şimdi dünyadaki en çirkin sesle kahkahalar atıyor ve bu halimizle eğleniyordu. Allah'ım ne acı. Küredeki üzgün ben yanaklarında gözyaşları süzülürken bir sigara dumanı kadar aciz bir şekilde kayboldu.

Kürede hatırladığım ilk andan itibaren başıma gelen ne kadar kötü şey varsa görünmeye başladı. Kavgalar geldi önce tüm çıplaklığıyla, bağrışlar. Canımı yakan ne varsa tekrar duydum bir bir. Falcı özellikle unutmak istediğimiz ne varsa kazıyordu her bir zerremize. Acizliklerim vardı sırada, utançlarım... Yüzümü kızartan, herkesten gizlediklerimi bu hadsiz falcı turkuvaz rengi dudaklarından salyalar akıtarak izliyordu. Yalnızlıklarım vuruldu yüzüme çat diye. Köşeye sıkışmalarım, çaresiz kalmalarım, tek başıma mücadelelerim. Hepsi neyse de, ölümlerdeydi şimdi sıra. Ağlayışlar, çığlıklar, feryatlar, bir daha göremeyecek olmanın bilinciyle bastıran hasretler. Boğazım düğümlendi, nefes almak bile işkenceye dönüştü. Acıdan yutkunamamak neymiş onu öğrendim.

Peki nasıl tarif ederdik ölmeyi? Susmak gibi. İçimizde bir yerlerde haykırışlar kulakları deliyor da dışımızda yaprak kımıldamıyor gibi. Açık denizlerde fırtınalar kopuyor da kıyılar sütliman gibi. Hatırlamak gibi. En saf halinle kendini görüyormuşçasına, yalansız hatırlamak gibi. Yaşamak 'ağızda bir tutam sakız', uzadıkça uzuyorken ölüm anlık, hatıra gibi. Amenna ve saddakna, bir son değil başlangıç gibi. Dünya aniden bitmiş de buradan sonrası gerçek gibi. Bir avuç altın tozu rüzgârda savrulmuş gibi.

Ben mavi gözlü delikanlı kadar cesur değildim, güçlü hiç değildim. Dizlerimin bağı çözüldü. Kalkamadım masadan. Onun bana acı çektirmesine izin verecek kadar acizdim. Ağlamaya başladım. Sanki hayatımın kalanını ağlayarak geçirecekmişim gibi nefes almadan ağlıyordum. Benim her gözyaşım birer kıvılcım oldu düşerken yere. Sonra gözyaşlarım masa örtüsünü tutuşturdu, halıyı ve falcının çul gibi uzanan siyah eskimiş eteklerini de. Ben olanlara şaşkınlığımdan hareketsiz kalmış bir haldeyken mavi gözlü delikanlının elini omzumda hissetim, verdiği güven hissini de. Kendime getirdi beni bu sıcaklığı omzumdan kalbime sinen duygu.

Ayağa kalktık, burada çok bile kalmıştık. Falcı belki hayatında ilk kez korkmuştu. Bir kabulleniş gibi çıkan yangını söndürmek için hiç çaba sarf etmedi. Sadece izledi. O boş, dipsiz, bal sarısı gözleriyle izledi. Koşar adımlarla uzaklaşmaya başladığımızda nedensiz durup arkama döndüm. Eteği yanmış ve mor bacakları açığa çıkmıştı. Bacaklarının üzerinde pek çok turuncu leke, yara vardı. O an, sadece bir saniyeliğine merak ettim falcının hikayesini. Ağlıyordu. "Gözlerimle gördüm, gözyaşları maviydi".

Alevlerin sıcağı yüzüme vurunca artık gitme vaktinin geldiğini anladım ve mavi gözlü delikanlıyla yeniden serin hissedene kadar koştuk. Mağaranın derinliklerine gelmiş olacaktık ki etraf tekrar karardı, soğudu ve damla seslerini yine duyar olduk. Ayak seslerimiz bile yankılanıyordu bu git gide soğuyan taş duvarlar arasında. Biraz daha böyle devam edersek klostrofobi olmaktan korktum bir an. Hiç çıkamayacakmışım gibiydi bu eski kitaplara yakışacak mekandan. Zaman zaten kendine yeni yollar çizmiş, tek düzeliğinden sıyrılmış, hoyratça üzerimize geliyordu. Tam korkudan paniğe kapılıp dizlerimin üstüne düşecekken karşıda bize bakan yaşlı bir adam gördük.

"O da bizim gibi bu yolu mu deniyor?" dedim gülümseyerek mavi gözlü delikanlıya. "Ama yanlış geldik baksana, yol bitti. Karşısı duvar". Mavi gözlü delikanlı bir süre sustuktan sonra korkudan ve bu kadar maceradan çatlamış dudaklarıyla ama kafasını bana çevirmeden sözüne başladı: "yolun sonu değil, başı; o da ziyaretçi değil, ev sahibi". Hayırdı. Yine sırada ne vardı.

Yaklaştıkça nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde yaşlı adam git gide bir ejderhaya dönüşüyordu. Yanına geldiğimizde sadece bir parmağı kadardı boyumuz. O kadar devasa bir ejderhaya dönüşmüştü ki tüm masal anlatıcılarına taş çıkartır cinsten. Mağara griliğini ejderhanın kurşuni, keskin, donuk derisinden mi alıyordu yoksa mağara bu kadar karanlık olduğu için mi cansızdı ejderhanın kaygan derisi?

Ejderha... Pek çok inanışa göre bilge olan ejderha... Gözlerinin kırmızı olduğunu fark edince son göreceğim şeyin onun gözleri olacağını sandığım ejderha...

Kırmızı gözleri, gri pullu derisi, bir yarasanınki kadar ince ama o koca cüsseyi taşıyabileceği aşikar damarlı kanatları, uzun tırnaklı pençeleri ve tıslayan diliyle fantastik filmleri aratmıyordu karşımızda duran. Uzun, bol eklemli, yaşlı boynu göz hizamıza kadar indi ve ıslak, pütürlü, çirkin pembe dilini çıkarıp önümüzde bir tur attırdı. Bir lokmada yutmaya niyetlense son nefesimizi verecek zamanımız olmazdı. Ama bizi ağzına atmaya tenezzül bile etmiyor gibi bir hali vardı.

"Burası hikayenin sonuç bölümü, birazdan bu paragrafın ilk cümleleri olacağız" dedi mavi gözlü delikanlı kulağıma eğilip. Belli ki cincinin bahsettiği soru kısmına gelmiştik. Ya bitecekti bu rüya yada sıkışıp kalacaktık bu 'kırmızı zaman'ın oyunları arasına.

Konuşmaya başladığında bir an önce bitsin istedim bu fasıl. Sesi o kadar kulak tırmalayıcıydı ki kör bıçaklarla etimi kesseler daha az acı hissederdim. Bize toprak ve ateş üzerine bir hikaye anlattı önce. Toprağın aslında ateşi söndürmediğini, onu koruduğunu, kavradığını söyledi. "Toprak ve ateş tıpkı vücut ve yaşam gibidir." diye ekledi cümlelerinin arasına.

Biz esas duruşta ejderhanın hikayesinin bitmesini beklerken bizim hikayemizin nereye gittiğini merak etmeye başladık. Ejderha bu kadar korkunç görüntüsü ve sesi olmasa hoşsohbete benziyordu. Şaşırtıcı tezatlık.

Hikayesini bitirdikten sonra biraz duraksadı, derin derin nefes aldı ejderha. Sonra ağzından kelimeler dökülmeye başladı. Bunca zamandır beklediğimiz soruyu sordu: "Buraya nasıl geldiniz?"

Şaşkınlıktan ağzımın açıldığını, kaşlarımın kalktığını ve yüzümün tüm kaslarının gerildiğini hissettim. Ağır çekimde başımı mavi gözlü delikanlıya doğru çevirdiğimde onda da tanıdık bir ifade gördüm. Bu soru nasıl bu kadar sadeydi? Ne cevap vermeliydi doğruyu bulmak için? Sonra tekrar hatırladım cinciyi. "Doğru cevabı vermek değil, inandığın cevabı vermek" demişti. Öyleyse soru çok basitti. Kelime oyunları, gizli cevaplar, bilmeceler ya da afili sözcüklere gerek yoktu.

Derin bir nefes alıp en kendimden emin ses tonumu takınmaya çalıştım. Yaşadıklarım sesimi sabit tutmama engel oldu. Heyecandan titriyordum, sesim de titriyordu.

"Buraya nasıl geldiniz?"

"Hayal ettik."

Ejderha cevabıma gülümsedi, evet ejderha gülümsemişti. Mavi gözlü delikanlı da gülümsedi. Gözlerinde sonsuz gökyüzleri vardı şimdi. Ejderha cevabımı beğenmiş olacak ki tekrar insana dönüştü. Bu sefer boyu belimi ancak geçen, siyah saçlı, beyaz tenli, sevimli bir erkek çocuğuydu karşımızda gördüğümüz.

Hiçbir şey söylemeden yüzünü taş duvara çevirdi, eliyle ilerlememizi işaret etti. Biz yürüdükçe yuvarlak bir parça kayadan ayrıldı ve sağa doğru kaymaya başladı. Maviydi ilk gördüğümüz. "Burası gölün dibi, yukarı doğru yüzmelisiniz" dedi küçük erkek çocuğu. Anlamıyordum nasıl oluyordu da su mağaranın içine taşmıyordu? Cam bir yüzeyle ayrılmış gibiydi. Dokundum anlamak için. Hava gibiydi. Hemen buradaydı, hissedilebiliyorduk ama hiç yokmuşçasına bir resimmişçesine hareketsizdi. yerçekimi sanki yeryüzüne paraleldi.

Artık yorulmuştum, yorulmuştuk. Bu serüven bitsin istiyordum, bu masa bir nokta konsun. Suya adımımı atmak için yeltendiğimde mavi gözlü delikanlı durdurdu beni.

"Bak" dedi, "suya girdikten sonra hiç durmadan yukarı doğru yüzeceksin, korkmadan. Suyun yüzüne çıktığında sakın beni aramakla oyalanma. Suyun yüzü ikimiz içinde farklı sabahlara çıkıyor. Başka zaman dilimlerinde alacağız soluklarımızı. Belki başka evrenlerde. Bir daha birbirimizi görmeyiz, belki ben bir bankta yaşlılığıma kaldığım yerden devam ederim. Beni sakın unutma."

Ve ben daha bir şey söylemeden suya girdi. Nasıl olurdu? Daha ona soracağım o kadar şey varken, nasıl bu kadar bencilce bir şey yapıp önden gidebilirdi?

Kafamda soru işaretlerim, omuzlarımda tüm yüküyle merakım bıraktım ben de kendimi suya. Şimdi her yer maviydi. Derin mavi. Sonsuz mavi. Burası bir gölden çok bir okyanus dibi gibiydi, o kadar büyük, o kadar mavi. Çocuğun dediğinin aksine yukarı doğru yüzmemize gerek yoktu, su zaten kaldırıyordu bedenimi yukarı. Yükselirken hala mavi gözlü delikanlıyı tekrar görme umutları yeşerttim içimde.

Su yüzüne çıkınca hayat bıraktığım yerden devam ediyordu. Saatime baktım, 1 saat geçmişti sadece. Güneş hala tazeydi. Etrafıma bakındım ama kimseyi göremedim, yoktu mavi gözlü delikanlı. Peki ya neydi bunların hepsi? Bir rüyamı? Hayır, üstüm ıslaktı. Gülümsedim ben de. Geriye kalan tek gerçek şeyi yaptım, gülümsedim.

Konarıdaydım artık. Dünyanın en güzel turkuvazı işte burada, karşımda duruyordu. Elim sırt çantama gitti. Fotoğraf makinemi aldım elime içgüdüsel. Çantamı açtığımda müzik çalarımın kendiliğinden açıldığını ve bir şarkı çaldığını duydum. Şarkı "Dream on"du. Tüm gerçek sözleriyle çalıyordu. İşte mavi gözlü delikanlıyı ilk kez o zaman özledim. 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !